O gün anladım; mesele gecenin gelmesi değil, içindeki sessizliğin büyümesiymiş.
Kalabalığın içinden geçtim.Herkes bir yere yetişiyor gibiydi ama kimsenin vardığı bir yer yoktu. Yüzler tanıdık, bakışlar yabancıydı. Bir şehrin kalabalık olması,dolu olduğu anlamına gelmiyor. Eksilen bir şey varsa,milyonlar yetmiyor.
Bir köşe başında durdum.
Eskiden iki kişi olan bir hatıranın şimdi tek kişiye düştüğü yerde.Aynı kaldırım, aynı duvar,aynı rüzgâr…
Eksik olan sadece bir insandı ama yokluğu hepsini anlamsız bırakmıştı. Şehir yerinde duruyordu ama içinden hayat çekilmiş gibiydi.
İnsan bazı şeyleri anlatamaz.
Dil varır,yürek varmaz.O yüzden susar.Susmak bazen kabullenmek değildir;susmak, taşımayı seçmektir. İçinde birikenle yaşamayı öğrenmektir.
Herkes konuşur ama herkes taşıyamaz.
Bir adam gördüm ileride.Bankta tek başına oturuyordu. Yanında kimse yoktu ama yalnız değildi.
Kendiyle konuşan insan yalnız sayılmaz.İkiye bölünmüş gibiydi; biri geçmişte kalmış,diğeri hâlâ bugünde direniyordu.
Gölgesi uzamıştı yere,sanki kendisine eşlik eden ikinci bir hayat gibi.
Zaman garip bir öğretmen.En çok kaybettirerek öğretiyor.İnsan parasını kaybedince hesap yapmayı öğreniyor, özgürlüğünü kaybedince nefes almanın kıymetini… Sevdiğini kaybedince ise susmayı değil, yazmayı öğreniyor. Çünkü bazı acılar konuşulmaz,ancak yazılır.
Temiz kalmaya çalışanların daha çabuk kirlendiği bir çağdayız.
Beyazın lekesi büyür,karanlık kendini saklar.
Bu yüzden insanlar artık iyi görünmekten çok görünmemeyi tercih ediyor.Çünkü fark edilmek,hedef olmaktır.
Yürümeye devam ettim.Her adımda biraz daha anladım; insan birini kaybettiğinde sadece onu kaybetmez. Kendinden de bir parça eksilir.
O yüzden bazı ayrılıklar vedadan ibaret değildir,bir nevi iç göçtür.
Gece iyice çöktüğünde şehir tamamen susmuştu.
Gürültü vardı ama anlam yoktu.Işık vardı ama sıcaklık yoktu.İnsanlar vardı ama hayat yoktu.
O an fark ettim ki;
bazı şehirler terk edilmez.
Bazı şehirler,bir kişi gidince zaten boş kalır.
Murat İLERİ