Sanki görmezden gelince dünya hafifleyecek,
sanki susunca vicdan susacak,
sanki kalbi susturunca insan daha az insan olacak.
“Boş ver” diyorlar.
“Takma kafana.”
“Gez, toz, ye, iç, oyalan.
Memleketin derdini sen mi çözeceksin?...”
Sanki insan yalnızca kendi karnı doyunca yaşamış sayılıyor.
Sanki başkasının acısı, uzakta kaldığı sürece yok hükmünde.
Sanki yeryüzü, vicdanını kapatanlara daha katlanılır bir yer oluyor.
Oysa bazı yürekler öyle kurulmuyor be ustam.
Bazı insanlar yalnızca kendi derdine ağlayamıyor.
Bir annenin feryadı içlerine işliyor,
bir çocuğun suskunluğu gecelerini bölüyor,
bir memleketin karanlığı gelip kendi omuzlarına çöküyor.
Kalp dediğin şey, sadece sevmek için değil,
başkasının sızısını da içinde taşımak için atıyor.
Kimileri gerçekten gamsız yaşıyor.
Sokaklardan geçiyor, yüzünde kederin gölgesi yok.
Bir yerlerde hayat sönüyormuş, umurunda değil.
Birileri haksızlığa uğramış, dönüp bakmıyor.
Aşk yarım kalmış, dostluk kirlenmiş, emek çiğnenmiş;
onlar yine kahkahalarını büyütüyor.
Çünkü bazıları için dünya, yalnızca kendi keyfinden ibaret.
Acının kendilerine değmediği her gün, onlara bayram gibi geliyor.
Ama insanın içinde gerçek bir yürek varsa,
öyle kolay olmuyor işte.
İnsanın içi, gördüğüyle değişiyor.
Duyduğu her feryat, ruhunda bir iz bırakıyor.
Sevdiği kavuşamayınca, kendisi eksiliyor.
Bir çocuk ağlayınca, kendi uykusu kaçıyor.
Bir bomba düşünce uzaklara, ses gelip kendi göğsünde patlıyor.
Çünkü vicdan, sınır tanımayan bir yangındır;
başkasının ateşiyle de yanar insan.
Mutluluk dedikleri şey de öyle sanıldığı kadar basit değil.
Sadece gülmek değil çünkü.
Sadece oyalanmak, unutmak, üstünü örtmek hiç değil.
Gerçek huzur, insanın kendinden utanmadan yaşayabilmesidir.
Başını yastığa koyduğunda,
“Ben bu dünyanın kötülüğüne alışmadım” diyebilmesidir.
Katılaşmadan ayakta kalabilmesidir.
Merhametini kaybetmeden yorulabilmesidir.
Gamsızlık, çoğu zaman kuvvet değil; eksikliktir.
Dertten uzak durmak marifet sayılıyor belki ama
dert karşısında taş kesilmek, insanı büyütmez.
İnsanı büyüten şey; kırılmadan hassas kalabilmek,
yorulsa da hissedebilmek,
incinse de kalbini kapatmamak,
karanlığı göre göre yine de ışığa inanmaktır.
Hayat insana çok şey öğretiyor be ustam.
Kimini sertleştiriyor, kimini derinleştiriyor.
Kimisi yaşadıkça kabuğuna çekiliyor,
kimisi yaşadıkça başka canların yükünü de omuzluyor.
Asıl fark da burada başlıyor zaten.
Ya dünyaya karşı duyarsızlaşıyorsun,
ya da her şeye rağmen insan kalıyorsun.
Ben de isterdim bazen.
Hiçbir şeyi dert etmeyeyim,
olanı biteni uzaktan seyredeyim,
yarım kalan aşklara, susan annelere, ölen çocuklara, yıkılan umutlara
gözümü kapatayım.
Kendi küçük neşeme sığınıp geçeyim.
Ama olmuyor işte ustam.
Dil “ boş ver ” dese de
yürek“ geçme buradan” diyor.
İçimizde taşıdığımız şey et parçası değil çünkü;
hatıradır, merhamettir, sızıdır, vefadır, vicdandır.
Gamsız olmak belki kolaydır.
Ama kolay olan her şey, insana yakışmıyor.
Bazı yükler var ki taşımak yorar,
taşımamak ise insanı eksiltir.
Bu yüzden biz, keyfi değil anlamı seçenlerdeniz.
Bu yüzden her yaraya sırtımızı dönemiyoruz.
Bu yüzden dünya canımızı sıksa da
dünyaya benzememeye çalışıyoruz.
Gamsızlık yüreksizlerin sığınağı olabilir.
Bizim payımıza düşense hissetmek be ustam.
Biraz fazla üzülmek,
biraz fazla düşünmek,
biraz fazla sevmek,
biraz fazla içimize atmak...
Ama ne olursa olsun insan kalmak.
Çünkü bu çağda en büyük meziyet,
umursamaz olmak değil;
taşa dönen kalplerin arasında
hâlâ yürek taşıyabilmektir.
Murat İLERİ