Bir memlekette bir sendikacı varmış. Adı Ziya’ymış.
Ziya kürsüye çıkınca atıp tutuyormuş.
Emekten bahsedermiş…
Haktan,emekten bahsedermiş…
Ama işin aslı başka imiş.
Daha düne kadar iki kelimeyi bir araya getirip insanlara hitap edecek hâli yokmuş.
Ne olduysa birden olmuş.
Söz büyümüş,Ziya değişmiş.
İşçi de önce alkışlamış.
Sonra bakmış ki, söz başka hayat başka.
Ziya’ya güvenilmiş bir kere.
İnsan emanet edilmiş.
O ise bu emaneti taşımak yerine, kendi keyfinin peşine düşmüş.
Hovardalığı dilden dile yayılmış Ziya'nın.
Saklamış ama gizleyememiş.
Sena’nın adı geçmiş mesela…
Bir de öyle bir mesele varmış ki, herkes kendi içinde bir de “KÜBRA” deyip susarmış…
Ama Ziya’nın bir başka yüzü daha varmış...
Dost,arkadaş dinlemezmiş.
Kime kızdıysa,
kime öfke duyduysa, onu gözden çıkarmış.
Yanında duranları bile harcamış.
Yetmemiş…
İnsanları uzaklaştırmak için yalanı da kullanmış, iftirayı da...
Bir zamanlar aynı sofraya oturduğu insanları,
bir süre sonra kapının dışında bırakmış.
Ziya işçinin hakkını savunmak yerine, kendine hayat kurmuş.
Gününü gün etmiş.
Sorumluluğu değil, rahatını seçmiş.
Isparta’nın gülleri gibi görünen hayatların içine girmiş,
ama o güzelliği korumak yerine kendi çıkarına çevirmiş.
Bir gülün ömrü ne kadar Ziya?...
Peki İşçi ne yapmış?..
Önce inanmış…
Sonra susmuş…
Sonra da içinden şunu demiş:
“Bu adam bize değil, kendine çalışıyor. ”
Ziya hâlâ konuşuyormuş…
Ama artık kimse söylediklerine değil, yaptıklarına bakıyormuş.
Çünkü,İnsan lafla değil,yaşadığıyla tartılırmış.
Murat İLERİ