Kalabalıkların arasında konuşuyor, gülüyor,çalışıyor, yaşıyor gibi görünüyor ama içinde sessiz bir arayış büyüyor. Aynaya baktığında gördüğü yüzü tanıyor fakat ruhunu tanıyamıyor.Çünkü insanın kendisini kaybetmesi,bir anda olmuyor.Yavaş yavaş oluyor.Biraz hayal kırıklılığıyla, biraz suskunlukla, biraz da içine gömdüğü cümlelerle…
Sonra bir gün anlıyor insan…
Kendi hayatında misafir gibi yaşadığını.
Başkalarının yükünü taşırken,kendi ruhunu yolda bıraktığını.
En ağır yorgunluk da burada başlıyor zaten.Beden yorulunca dinleniyor ama ruh yorulunca insan,kalabalıkların içinde bile kendisini eksik hissediyor. Geceleri sebepsiz uyanmaların,dalıp giden bakışların, hiçbir şeye tam sevinemeyişin nedeni biraz da bu…
Çünkü insan bazen aç kalmıyor;de anlaşılmadan yaşıyor.
Çağın en büyük yalnızlığı da burada saklı.Herkes kendisini anlatıyor ama kimse gerçekten içini göstermiyor. İnsanlar artık yaralarını iyileştirmiyor, yalnızca üzerini örtüyor.Güçlü görünmek,modern dünyanın en ağır mecburiyeti hâline geldi.
Oysa en derin acılar sessiz yaşanıyor.
Bir insanın gözlerine dikkatlice bakarsanız,orada saklanmış eski bir hikâye görürsünüz. Çocukluğunu, kırılmış umutlarını, söyleyemediği cümleleri…
Bazı insanlar geç büyür.
Çünkü hayat onları erken yaralamıştır.
Bazıları geç güler.
Çünkü uzun süre içlerinde yas taşımıştır.
Bazıları ise kendisini yıllarca arar.
Çünkü ruhu, bedeninden önce kaybolmuştur.
İnsan garip bir varlık…
Düşmanına merhamet gösterebilir ama kendisini affetmekte zorlanır. Başkasının acısını omuzlar da kendi yarasına dokunamaz.Gurur dediğimiz şey bazen insanı ayakta tutmaz,tam tersine içten içe tüketir.
Çünkü insan en çok, içine attığı cümlelerin altında eziliyor.
“İyiyim” derken yoruluyor.
“Geçti” derken içinde büyütüyor.
“Unuttum” derken geceleri aynı acıyla yeniden karşılaşıyor.
Hayatın en trajik tarafı da burada başlıyor belki…
İnsan mutluluğu hep ileride sanıyor. Bir gün her şey düzelecek diye beklerken,elindeki zamanı eksiltiyor. Oysa mutluluk bazen büyük zaferlerde değil,bir dost sesinde,içten bir sarılışta, sessizce edilen bir duada gizli oluyor.
Ne tuhaf…
İnsan bazen yalnızca bir kişinin kendisini gerçekten anlamasını istiyor.
Çünkü anlaşılmak, ruhun en derin ihtiyacı.
Belki bu yüzden sürekli kendimizi arıyoruz.
Şehirlerde…
İnsanlarda…
Hatıralarda…
Eski şarkılarda…
Yarım kalan aşklarda…
Aslında insanın bütün yolculuğu yine kendisine çıkıyor.
Kaçtığı yer de kendi içi oluyor,sığındığı yer de…
Sonra bir gün…
Hayatın bütün gürültüsü yavaş yavaş uzaklaşıyor.
İnsan geçmişine daha sakin bakmayı öğreniyor.
Kırıldığı yerleri inkâr etmiyor artık.
Yaralarını saklamıyor.
Acısıyla kavga etmeyi bırakıyor.
İşte tam o anda değişiyor insan.
Çünkü bazı hakikatler okuyarak değil,yaşayarak öğreniliyor.
Anlıyor ki insan;
Kendini bulmak, başka biri olmak değilmiş.
Kendine geri dönebilmekmiş.
Belki de bu yüzden bazı ruhlar kelebeğe benzer.
Uzun süre karanlıkta kalırlar.
Sessizce değişirler.
Kimse içlerinde kopan fırtınayı bilmez.
Ama zamanı geldiğinde…
Kanatlanırlar.
İncinmiş ama olgunlaşmış şekilde.
İnsan bazen kendisini tam da orada bulur.
Özgürlük bir kelebeğin kanatlarında saklıdır.
Murat İLERİ