ZONGULDAK

RIV RIV DA BİZİM, DIV DIV DA…

Abone Ol

Faşizm ve Şovenizm; İkisi de kan kardeştir, ikisi de aynı b.kun başka rengidir, ikisi de din, dil, ırk, renk, mezhep vs. ayrımını en küçük detayına kadar oya gibi işlerler. Ülkelere ve toplumlara göre adı değişse de yapılan iş aynıdır, söz gelişi katil Amerika’nın siyahlara ve yerlilere yıllarca uyguladığı zulüm -ki halen devam ediyor- aynıdır, Tek dişi kalmış canavar Avrupa’nın Afrika kökenli ve farklı dinlerdeki insanlara uyguladıkları zulüm –ki devam ediyor-aynıdır. Bu örnekleri sayarak yazıyı uzatmak istemiyorum, yazmaya kalkarsak bu sayfalar yetmez. İşin özü şudur: Ekonomik gücü elinde bulunduran emperyalist güçler kendi insanlarının dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmesi, soylarının sağlıklı devam etmesi için, diğer ülke vatandaşlarına uyguladıkları vahşi orman kanunlarının adı: Faşizm ve Şovenizmdir. . 

Dünyada faşizm ve şovenizm kuralları bu kadar katı olmasına rağmen – abartmıyorum- Yaşadığımız ve ölmeye burada karar vermiş olduğumuz sevgili Zonguldak’ımızın- bunu üzülerek belirtmek isterim- bu mevzularda eline kimse su dökemez. Aklıma gelen birkaç örnek vereceğim: Barak Obama Afrika kökenliydi, ama ABD başkanlığı yapmasına kimse engel olamadı. Şu anda İngiltere’nin başkentinde belediye başkanlığını Hindistan kökenli bir İngiliz yapmaktadır. Uzaklara gitmeyelim; İstanbul Milletvekillerinin yüzde doksan altısı İstanbullu değil, Ülkemizin Cumhurbaşkanı Rizelidir ve Sayın eşi de Siirtlidir, bildiğiniz gibi daha önce de İstanbul Belediye Başkanlığı yapmıştır. Gelelim Zonguldak’ımıza; bu kente 1979 senesinde geldim, ben geldiğimde yerli-yabancı ayrımları yeni başlamıştı, Kürt olsaydım bunu gururla söylerdim,  ama değildim. İlk şaşkınlığım; bu kente Ankara’nın doğusundan gelen herkese Kürt diyorlardı, aynı denize işeyen insanları da; Doğu-Batı Karadenizli olarak ayırıyorlardı ve bu çirkin ayrım halen devam etmektedir,  üstelik kasıtlı olarak etnik köken kaşımaları yapanların tamamı; çeşitli sosyal oluşumlarda bir şekilde görev alıyordular, başta sendikalarda üst düzey görev alıp, yerli-yabancı kaşımalarıyla yüklerini tutanlar, işleri bitince kenti terk edip, buradan kazandıkları paraları başka yerlere yatırıyorlardı ve bunu saklamıyorlardı, ama kendileri Zonguldaklıydılar, bu kente gönül vermiş olanlar ise yabancı kategorisinde tutuluyordu, çünkü bu kentin şark kurnazlarının işine böyle geliyordu, bu nedenle bu kenti canı kadar sevseler bile bir türlü aidiyet duyguları olgunlaşamıyordu, bu bakış açıları da davranış ve tercihlerine de ötekileşmiş olarak yansıyordu. 

Hiç unutmam bıçak gibi yüreğime saplanmıştı, eski bir siyasetçinin yurtdışı gezilerinde sarf ettiği: “Zonguldak’ta kemençe sesini susturacağım” söylemi. Ne korkunç bir bilinçaltıydı, o günün siyasi bir konuşması deyip geçilemezdi,  çünkü bu çıkış bilinçaltının dışa vuru muydu.  

Aydın olmayı çoktan hak eden ve benimde severek kitaplarını okuduğum bir yazarın kitaplarında geçen bazı cümleler de ne yazık ki benim  gibi okuduğunu anlamayanlarca aynı bilinçaltının dışa vurumu gibi algılandı, çünkü bu memlekette yıllardır şoven duygular; siyasetçisinden sendikacısına, esnafından işçisine, üst düzey bürokratından kazmacısına kadar öyle canlı, öyle diri tutuldu ve tutulmaya devam ediyor ki insanlarımız bazen bilinçaltlarını dışa vururken  sonucun nereye varacağını hesap edemiyorlar. 

Aynı tavanın balıklarıyız dostlar, kimin nereli olduğunun bir önemi yok, kuymak da bizim, kara mancar da, davul-zurna da bizim, darbuka-klarnet de, rıv rıv da bizim-dıv dıv da, bütün bunlar bölünmez bütünlüğümüz olan muhteşem mozaiğimizin güçlü çimentolarıdır. Böyle bir yazıya neden gerek duydum? Bilmem işte ela.