ZONGULDAK

Kandilli'nin kökleri: Taş kömürü ve Uzun Mehmet Efsanesi

Karadeniz Ereğlisi'ne bağlı bir belde olan Kandilli, geçmişi ve kökeniyle dikkat çeken bir yerleşim birimidir.

Abone Ol

1986 yılında kurulan ve 2003 yılına kadar Armutçuk adını taşıyan bu belde, beş büyük mahalleden oluşmaktadır: Geyikbeli, Uzun Mehmet, Merkez, Yeni ve Şehitlik.

Taş kömürü, tarihi oldukça eski olan bir maden kaynağıdır. II. Mahmut döneminde, 1829 yılında deniz eri Uzun Mehmet'in keşfiyle Kandilli'nin kömür potansiyeli ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun taş kömürü alanını ele geçirmek için giriştiği çabalar sonucunda, Fransızlar, İngilizler ve Sardunyalılar tarafından 1854 yılında Güldağ'da bulunan kömür bölgesi "Zone Guldag" adıyla işletilmeye başlanmıştır. Bu gelişmeyle, daha önce küçük bir köy olan bölgeye "ZONGULDAK" adı verilmiştir. Ereğli'de kömürün ilk çıkarıldığı yer olan eski Heraglia, Cumhuriyet döneminde Ereğli Kömür İşletmeleri olarak kurulmuş ve daha sonra Türkiye Taşkömürü Kurumu'na dönüştürülmüştür.

Kandilli'nin simgesi haline gelen Uzun Mehmet ise bölgede önemli bir figürdür. Üzerinde pek çok hikaye ve efsane yazılan Uzun Mehmet'in gerçek hikayesi zamanla efsanelerle karışmıştır. Ancak Karaelmaslılar için Uzun Mehmet, gurur duyulan bir figürdür. İl Kültür Başkanlığı'na göre, Uzun Mehmet'in kimliği ve hikayesi hala tartışma konusudur.

Heraglia (Ereğli’nin), Kestanelik köyünde bir genç Mehmet vardı. Küçüklüğünden beri bulduğu dala asılır, yukarıya kendini çeker, kuzuları, keçileri gütmek için dağ bayır dolaşır, dağ tepe koşardı. Onun boyu arkadaşlarından çok uzun olduğundan ona arkadaşları “Uzun Memet” derlerdi. Bir gün üzerinde uyuyakaldığı ceviz ağacından düşünce, kolu çıkmış, dizi incinmişti. Babası Rus savaşında şehit düşmüştü. Anasıyla birlikte oturuyor, küçük tarlalarını iki çift öküzle türküler çığırarak sürüyor, ekiyor, biçiyordu. Bıyıkları terlemeye başlayınca, gönlü köydeki, sırım gibi sarışın, yeşil gözlü Yıldız’a düşmüştü. Tüm türkülerini ona söyler, kavalını onun için çalardı. Koşarken, azığını yerken, dallara asılırken sürekli onu düşünürdü. Bir gün onu su başında testisini doldururken bulmuştu, yalnızdı. Testisini kaynak altında doldurmak için körpe göğüslerini gömleğinin aralığından görünce deliye döndü. Yüreği küt küt atmaya başladı. Uzun Mehmet’i gören Yıldız, hafiften gülümseyip, ona baygın baygın bakınca, yüreklenip, yaklaştı. Birkaç adım uzaktan seslendi,

“Yıldız gız ben seni çok seviyom. Bana varcakmın?”

“Bubamlar bilir. Bana sorma”

“Beni seviyon mu?”

“En çok boyunu, koca ellerini. Ha ha ha”

“Essah mı gız. Ben de senin gözlerini, yürüyüşünü, her şeyini, bal dudaklarını”

Elini tutunca yüreği alev alev yanmıştı. Onu kendine doğru çekti. Bağrı, göğüslerine deydi. Memet onu öpmeye çalıştı, yıldız kaçındı.

“Memet git, bi gören, duyan olur”

“Kıpırdaşma bi kere öpem seni. Benle gel, gaçırayım seni!”

“Sen delisin. Bırak beni gideyim, evden merak edecekle”

Yıldız ona varmalıydı. Ancak Yıldız’ın babası ben kızımı, askerliğini yapmamış bir çulsuza vermem diye diretiyordu. Demek ki önce askere gitmeliydi, sonra iyi bir iş bulur, paralanır, Yıldız’ı alırdı. Uzun Mehmet artık Konstantiniye’de bir deniz eriydi. II. Mahmut, üretim evlerinde kullanılan buharlı makinalar, çekitler-trenler, buharlı gemiler için gerekli olan taşkömürünü İngiltere’den satın alıyordu. Oysa Osmanlının bütçesi kısıtlıydı. II. Mahmut bir ferman yayınlayarak, Osmanlı’da taş kömürü bulana ödül sözü vermişti. Uzun Mehmet bilir ki, Ereğli’de buna benzer kara topraklar vardır. Ordu görevi bitmiş, Uzun Mehmet Ereğli’de Kestanelik köyüne geri dönmüş, toprağa tahıl ekip biçiyordu. Bir gün, günlerden, 8 Kasım 1829 günüydü. Uzun Mehmet’in anası Uzun Mehmet’e,

“Unumuz pek azaldı Memet. Değirmene git de biraz buğday öğüt” der.

Uzun Mehmet, buğday çuvalları yüklü eşeği ile köyün yakınındaki Köseağzı Değirmenine gitmiş. Birde bakmış ki değirmen kalabalık. Sıraya girmiş.

Karadeniz’den doğru bir esinti, yemyeşil yamaçtaki ormanların yapraklarını hışırdatıyormuş. Çıkmış,

“Sıram gelene kadar çevrede bir dolanayım” demiş.

Neyren Deresi’nin daha yukarı kesimlerden sürükleyip getirdiği yığınları arasında bir takım kara taşlar görmüş. Acaba bunlar, subayların gösterdikleri kömürler olabilir mi diye kuşkulanmış? Kara taşlardan bir kucak dolusu toplayıp, eşeğin heybesine koymuş. Kara taşlar hem ağır, hem de pırıl pırıl parlıyormuş.

“Tıpkı tersanede gösterdikleri kara taşa benziyor. İster misin bu o olsun! Eğer oysa bu yoksulluktan kurtulduk demektir” diye iç geçirmiş.

Eline aldığı birkaç parça kara taşı değirmende yanmakta olan ocağa, kimseyi sezdirmeden atmış. Kara bir duman burunları yakmış.

“Taşlar yanacak mı, yanmayacak mı? Yoksa şimdiye kadar olduğu gibi gene boynu bükülecek miydi?”

Gözleri fal taşı gibi açılmış, öylece yanan ateşe bakıyormuş. Bir süre sonra dumanlar savrulmuş, karataş kıpkızıl bir ateş gibi yanmaya başlamış.

“Yaşasın işte bu o kara taş, taş kömürü” diye kendinden geçmiş.

“Buldum, buldum bu yanar kara taş, buldummmmmm”

Değirmende bulunan diğer köylüler olan biteni bilmiyor, yalnızca,

“Yahu, bu karaduman nereden geldi” diye soruyorlarmış.

Neyren Deresi’nin Köseağzı’nda taş kömürünü bulan Uzun Mehmet sırası gelince, çarçabuk buğdayını öğüterek evine dönmüş. Anası Uzun Mehmet’in bezgin yüzünün mutluluğa dönüşmesine çok sevinmiş. Ancak anlam verememiş. Uzun Mehmet içinden geçiriyordu,

“Hele bu kara taş, bir taş kömürü çıksın, Yıldız’ı kimse benden alamaz gayrı”

Uzun Memet, kömürü bulmasına bulmuştu ancak, bu parçalar nereden gelmişti? Asıl önemli olan kömür damarlarını bulmaktı. Kömür damarları nerede olabilirdi? Tüm gece gözüne bir damla uyku girmemişti. Daha gün doğmadan, usulca kalkmıştı. Sessizce, anasını uyandırmadan giyinmiş, yanına eşeği karakaçanı, kazması ile küreğini, heybesini, ayrıca birkaç parça çıra alarak yürümüştü. Köseağzı’na geldi. Aşağıdan yukarıya doğru kafasını kaldırıp şöylece bir baktı. Yeşil orman ile çalılıktan başka bir şey görünmüyordu. Yamaç sarp, eşekle bu yamaca çıkılmaz. Bir elinde kazması, sırtında heybe ile çalıları tutuna tutuna yamacı tırmanmaya başladı. Hem çıkıyor, hem de çalıları çekerek altlarına bakıyordu. Kuşkulandığı yerlere ise kazmayla eşerek bakıyordu.

O sırada bir yılan geldi, kazmaya dolandı. Mehmet irkildi, sırt üstü belki iki üç metre düştü. Neyse ki, çalıya tutunarak kurtuldu. Sonra kalktı, yılan seyirterek uzaklaştı gitti. O sırada uzaklardan bir bülbül sesinin şakımasını durup öylece dinledi. Kendini toparlayıp, çalılara tutunarak düştüğü yerden kalktı. Elleri, ayakları bertilmişti. Kırık. Çıkık yoktu. Üstündeki tozları silkeledi.

Önünde bir ağu çiçeği vardı. Pespembe açmış, çiçeğin üzerinden bir arı kalkıyor, diğeri konup acı bal yapıyordu. Eliyle çalıyı tutunca bir arı gelip elini soktu.

“Offf… Kötü soktun!”

Sokulan yer hemen kabardı. Ağzına alıp emdi. Karşı taşın üzerinde yeşil bir keler ona patlak gözlerle bakıyordu. Göz göze geldiler.

Ağu çalısını şöylece kaldırınca, kara bir toprak gördü. Kara toprağa kazmayı vurdu. Bir daha, bir daha. Kazdıkça, kapkara taşlar dökülüyordu. Aldı eline, işte bu oydu; taş kömürü. Kesin taş kömürü. Kazdığı parçaların üzerindeki toprakları eliyle temizleyip, üfleyip torbasına attı. Bunlar bir gün önce Köseağzı değirmeninde ocağa atarak yaktığı kömürlerin ta kendisiydi. Kömür damarlarını bulmuştu. Uzun Mehmet kazmasını salladıkça kömür parçaları elmas gibi parıldayarak ayaklarının dibine toplanıyordu.

Sevinci sonsuzdu.

Heybesi, kazıp çıkardığı kömürlerle öyle doluydu ki, eğile büküle, çalılara tutunarak Karadeniz kıyısına indi. Esgin esintisini arttırmış, koca koca Karadeniz dalgaları kıyıdaki kayalıkları dövüyor, sonra beyaz köpükler bırakarak geri dönüyorlar, sonra bir daha geliyorlardı. Çevreden, kurumuş çalı çırpı topladı. Yanındaki çıralarla onları yaktı. Korlaşma başlayınca içine kara taşlardan attı. Ortalığa bir kara duman saçıldı. Elleriyle burnunu tıkadı. Bir süre sonra kara taşlar yanmaya başlamış, ortalığa bir sıcaklı gelmişti.

“Bu o! Bu o! Taş kömürü, taş kömürü”

Karataşla yüklü heybeyi eşeğe yükleyip, eve döndü. Kimseye bir şey söylemedi. Konstantiniye uzaktı. Önleri de kıştı. Giderse dönemezdi. İstanbul’a ancak günlerce yürüyerek gidebilirdi. Kışın yollarda donup kalabileceğini düşündü. İçi buruklaşarak ilkbaharda gitmeye karar verdi. İçi içine sığmıyordu. Yıl 1830’a dönmüş, Nisan gelmişti. Artık karlar erimeye başlamış, her yer kır çiçekleriyle dolmuş, dağ çilekleri çiçekleri açmış, kestane ağaçları dolgun dolgun kestanelerle dolmuştu.

Ereğli’nin beyi olan Hacı İsmail’e duyurmadan, heybesine doldurduğu kömürleri sırtına vurarak Alaplı, Akçakoca yoluyla yürüyerek Konsatantiniye’ye doğru yola koyuldu. Kimileyin yollarda bulduğu bir kağnıya, kimileyin bir at arabasına biniyordu. Cebinde parası da yoktu. Gittiği yerlerde yemiş ağaçlarında doyunuyor, ot çöp yiyiyordu. Anasının verdiği çıkındaki yufkalar, peynir, çökelek çoktan bitmişti. İçinde bir kuşku da vardı; ya bunlar taş kömürü değil de, göynükse-linyitse ne olacaktı?

Konstantiniye’ye varması ben diyeyim 15, sen de 25 gün sürmüştü. Üsküdar’a geldiğinde Sultanahmet Camisine, Ayasofya’ya Topkapı Sarayı’na, şöylece bir baktı.

“İşte bana ödülü verecek, büyük Hakan Mahmut orada.”

O sırada bir ağa kıyıda atını otlatıyordu. Uzun Mehmet’i bir yoksul gibi görüp, sılasının neresi olduğunu, ne için geldiğini sordu. Sonra karnı açtır diye bir işkembeciye götürdü. Uzun süredir Mehmet’in karnına sıcak bir tas çorba girmemişti. Orada bir koca ekmekle iki çanak sarımsaklı, bol sirkeli işkembe çorbasını içti.

“Allah senden razı olsun ağam. Allah tuttuğunu altın etsin”

“Afiyet olsun delikanlı. Bak! Şu çınar ağacının karşısındaki semerci dükkanı benim, ne zaman istersen uğra, beklerim”

“Sağol ağam”

Karşıya yük götüren bir mavnaya bindi, Sirkeci’ye geçerken, bölük subayının yıllar önce söylediği sözlerini anımsadı.

“Taş kömürünü yurdumuzda bulmak en büyük vatan görevidir”

Doğrudan, sarayın Haliç’deki tersanesine gitti. Orada yanında görev aldığı eski subayı Atlıhan’ı buldu. Heybesinden taşıdığı kara taşları gösterdi. Birlikte gemi yapım ile bakım yerine gittiler kara taşlar incelendi, denendi. İyi nitelikte bir taş kömürüydü. Uzun Mehmet ile deniz subayları sevinç içindeydiler. Çarçabuk, II. Mahmut’a bilgi uçuruldu. Padişah II.Mahmut kömürün bulunduğu duyunca, şaşırdı, çok sevindi.

“Çağırın hele şu yiğidi, ben de bir göreyim, ödülünü de elimle vereyim”

Uzun Mehmet heybesindeki birkaç topak kömürle hakanın karşısına dikilip, el etek öptü. Kömür topağını kendisine uzattı. Hakan, taş kömürünü evirdi, çevirdi. Kokladı, eli boyuyor mu diye baktı. Pırıl pırıl parlıyordu.

“Söyle oğul. Bu taş kömürünü sen mi buldun?”

“Doğrudur Hakanım”

“Nerededir? Çok mudur?”

“Damarını buldum hakanım. Çok mudur, az mıdır bilemem”

“Hele gel yanıma. Al şu beş keseyi. İçinde 50 altın var. Oraya bir uzmanlar takımı yollayacağız. Eğer dediklerin doğruysa, sana ayda 600 kuruş aylık bağlanacaktır”

“Ben her şeyi vatanım için yaptım hünkarım”

“Sağol oğul”

Uzun Mehmet sevinç içinde Kestanelik köyüne döndü. Uzun Mehmet’e ne oldu ise bundan sonra oldu. O’nun kömürü buluşu, İstanbul’a gidiş ile dönüşü ağızdan ağıza yayılmaya başladı. Buna çok kızan, hakan adına Ereğli ilini yöneten Hacı İsmail ağaydı. II. Mahmut’un fermanından beri o da taş kömürü aratıyor, ancak bulunamıyordu. Bak işte şimdi bir çulsuz Uzun Mehmet kömürü bulmuş, ancak ona bildirmeden doğruca padişaha gitmişti. Bunu nasıl yapardı? Buranın egemeni o değil miydi? Uzun Mehmet’ten öç almak, onu ortadan kaldırıp buluşu üstlenmek üzere düşünmeye başlamıştı.

Uzun Mehmet köye dönüşünden bir süre sonra Konstantiniye’ye çağrılmıştı. Çağrılış nedeni, uzmanları alarak birlikte Kestaneci Köyü’ne dönmekti. Uzun Mehmet bulduğu kömür damarının yerini onlara gösterecekti. Artık tüm Ereğli Uzun Mehmet’i konuşmaktaydı. Hacı İsmail ağa, damarın yerini öğrenmişti. Gelen uzmanlara “onu ben burada buldum” diyerek, Uzun Mehmet’i yalanlayıp, ödülü almak istiyordu. Uzun Mehmet, Konstantiye’ye dönünce Leblebici Hanı’na yerleşmişti. Ereğli Beyi İsmail Ağa, iki kişiyi onun canını almak üzere ardından göndermişti. Onu kaldığı handa bulup, boğarak öldürdüler.

Düğün hazırlıklarında olan Yıldız bunu duyunca, köyün uçurumundan kendini atıp, canına kıydı. Kestanelik köyüne tam bir üzüntü sarmıştı.

Ereğli’de taş kömürü bulunduğu sömürgeci devletlerce de duyuldu. 1839’de II. Mahmut ansızın ölünce, genç oğlu I.Abdülmecit başa geçti. I. Abdülhamit, Avrupalılar gibi olmak isteyen, Avrupalılara çok güvenen biriydi. Gösterişe, saraylara, küğe-müziğe çok düşkündü. Rusları düşman belliyor, Avrupalılara çok güveniyordu. Avrupalılara ödün verirse, Avrupa birliği içinde Ruslara karşı güvenliğini koruyacağı düşüncesindeydi. İngiliz Sarayında, Hıristiyanlığın korumacılığını yapacağını papa önünde söz verince kendisine “şövelye” ünvanı verilerek, avşa-madalya takılmasından çok mutlu olmuştu. Abdülhamit, Mehmet Reşat, Vahdettin diye oğulları olmuştu. Avrupalılar onun bu Batı düşkünlüğünden yararlanarak, “hasta adam” dedikleri Osmanlı’yı aralarında üleşme işine giriştiler. İlk girişim olarak; Fransız, İngiliz, Sardunyalılar onu Kırım Savaşı için yüreklendirdiler. Gemileri yönlendirme amacıyla Fransızlar, Anadolu ile Rumeli Kavaklarına, ayrıca Zonguldak’a birer ışıldak-fener diktiler. Buharlı gemileri için Ereğli kömürlerinden yararlandılar. Kırım Savaşında Osmanlı donaması tüketince, İngiltere’den ilk kez borç alınmıştı. Alınan borç saraylar yapmada, sarayda şatafatlı yaşam sürdürmede kullanıldı. Borçlar ödenemeyince, amcası I. Abdülaziz döneminde, 1864’de tüm yeraltı kaynaklarının işletmesi sömürgecilere devredildi. Bunun üzerine Fransız ile İtalyanlar Ereğli kömürlerini işletmek üzere, Armutçuk’a(Kandilli’ye) yerleştiler. Günümüzde kullanılmakta olan tek katlı yönetici evleri, ayrıca iki, üç katlı işçi evlerini(pavyonlarını), okulları, oyun bahçelerini yaptılar.

Günümüzde “Varagel” denilen, işçi indirip çıkartmak için Kandilli tepesine çıkrık kurdular. Varagel, toplumun, yamaç asansörü için bulduğu Türkçe sözcüktü. Ona, kimisi “ineçıka” da diyordu. Varagel’e çelik halatlarla bağlı bir açık odacık içine işçiler biniyor, onları çıkrık aşağıdaki kömür ocaklarına indirip, çıkarıyordu. Varagel’in olduğu yerde yamacı keserek sekiler yaptılar.

Burası gün batımını çok güzel görüyordu. Ayrıca ormanlarla kaplıydı. Bu sekiler önüne bir yol, üst alt sekiler arasına basmıklar yapmışlardı. Ayrıca, bir ortaokul, sinema, kilise, alış-veriş yeri(ekonoma) yaptılar, üst yönetici evleri diktiler. Kullanılan tuğlalar Malezya, kiremitler Marsilya’dan getirilmişti.

Artık Ereğli’de bir levanten topluluğu yerleşmiş, Türkleri işçi olarak kullanıyorlardı. Ayrıca Türklerle iç içe geçmeyen yalıtılmış bir yaşamları vardı. Tenis, basket, voleybol oynuyorlar, çalgılar çalıp oynuyor, resim yapıyorlar, yürüyüşe çıkıyorlar, atlara biniyorlardı.

Zonguldak, Karabük, Ankara arasına, ayrıca Ereğli’ye demiryolu döşenip, demiryolu ile taş kömürleri dışa taşınmaya başlandı. Bu taşımanın en büyük ayağı, Ereğli ile Zonguldak’a yapılan gemi yatağı (liman) idi.

Önceleri Türkler, çıkarılan kömürleri küfelere doldurup, beygirlerle taşıyorlardı. Ancak onlar, kömür damarları içine demiryolu döşediler. Damarlar içinde kömür çıkartmakta kullanılan Türk işçiler, düşük ücrete uzun saatler çalışıyorlardı. Kandilli tepesinde at barınaklarında kömür kovalarını çeken beygirler ile kadanalar barınıyordu.

Levantenlerle birlikte Ereğli’de bir kaymak takımı-sosyete doğdu. Artık dinletiler veriliyor, çalgılar çalınıp, oyunlar, danslar ediliyor, denizde yüzülüyor, teknelere biniliyor, Avrupalılar gibi güzel giyiniliyor, sinemaya gidiliyordu. Sömürgecilerin getirdiği yerbilimciler, töz sayışmanları-maden mühendisleri, araştırarak yeni taş kömürü yatakları bulmuşlar, bölgeyi genişletmişlerdi. Artık haldur huldur yeraltı oytarılıp, çıkan taş kömürleri dışa götürülüyor, üçüncü ülkelere satılıyordu. Osmanlının yeraltı kaynakları soyuluyordu.

Sömürgeciler Osmanlı yıkılıncaya dek, bu yatırımları, işletmeleri, evleri kullanıp yaşantılarını sürdürdüler.

Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kurup, sömürgecileri atılınca bu işletmelere, konutlara Türk yöneticiler ile görevliler yerleştiler. Yeni gelenler, Levantenlerin yaşantılara benzer bir yaşam içine girdiler. İşletme konutlarının kullanımında sınıflandırmaya-hiyerarşiye uyuldu. En güzel yerlerde baş yönetici, tek katlı sıra evlerde alt yönetici ile sayışmanlar, bunların dışındaki çok katlı yapılarda işçiler kalıyordu. Kimse kimsenin alanına girmiyordu. İşte o evlerde oturan görevlilerden birinin kızı da Kamuran Akdeniz idi.

Günümüzde, tepe üzerindeki evler bakımsız, yapıldıkları dönemlerdeki şaşalı yaşamlarından çok uzaklar. Varagelin olduğu yerdeki yapıların tümü de bir yıkıklığa dönüşmüş. Önce camiye çevrilen kilise, günümüzde dalgan otları, çalılıklarla örtülmüş, bir çan ile birkaç yıkık duvarından başka bir şeyi olmayan bir yıkılık.

Tek yıkılmayan yapı, içinde birisi (Yusuf) oturduğu için yıkılmayan, Varagel’in yanındaki küçük kulübe. Oradaki masaya oturduk. Karşımızda engin, uçsuz bucaksız Karadeniz. Gün batımı yakın. Güneşin sönmekte olan son ışıkları Karadeniz de up uzun yansımalar, yakamozlar yapıyor. Ta uzaklarda bir gemi belki Rusya, belki Gürcistan’a gidiyor.

Yusuf demli çayları getirdi. Karşımızda bir evgil-aile, eşi, iki kızı ile 1956 doğumlu TTK emeklisi Ardahan doğumlu Hikmet bey, Gülsüm Yılmaz, Melahat ile Hasan Çöğendez, Prof. Dr. Havva Yamak, Zeynep Ayyıldız. Bir yandan Kamuran Ayyıldız hanım, bir yandan Hikmet bey içleri sızlayarak anlatıyorlar. Nerdeyse dokunsan ağlayacaklar.

“Hocam burası sanki bir Avrupa kenti gibiydi. 2002’den sonra, buraları kapış kapan edildi. Kim neden buna izin verdi bilinmez. Ancak kamyonlarla gelip, buradaki tarihi yapıların, kapıları, ahşap döşemelerini, pencere pervazlarını, kiremitlerini, ahşap doğramalarını söküp, kamyonlara yükleyip, burayı bu perişan duruma soktular. Burada Kandilli’nin tarihi yok edildi. Kandilli’nin kültürü, yaşantı yok edildi. Yöneticiler bu yağmaya göre göre, bile bile göz yumdular. Kilisede ikonolar söküldü. Defineciler dinamit patlatarak define aradılar. İşte şimdi gördükleriniz, o yağmadan geri kalan, götüremedikleri, yıkık çıplan duvarlar. Anılarımızı yok ettiler.”

“Hocam, bu yıkıklıklar önünde hergün binitler-otobüsler düzenli olarak kalkar, işçileri buradan alır götürür ya da alış veriş için çoluk çocuğu getirirlerdi. Her evde piyano, müzik aletleri vardı. Basket, voleybol oynar, danslar ederdik. Varagel’e binip, aşağıya iner, Karadeniz’de yüzer, yeniden yukarıya çıkardık. Şimdi Varagel terk edilmiş durumda, çalışmıyor. Çok mutluyduk çok. Bunların tümünü de bitirdiler.”

“Şu sekinin arkasında at harası vardı. Orada iri yarı aygırlar, atlar vardı. Bir kişnediler mi, sanki müzik aleti çalınmış gibi onları dinlerdik. Şimdi onlar da yok oldular. Hepsi yağmalandı”

“EKİ, TTK’ya dönüştürüldü. Buradaki ocaklardan birkaçı halen çalışıyor, kömür çıkarılıyor. Gelin bakın, şu varagelin yanına gidelim. İşte bu duyduğunuz gürültü, havalandırma bacasının gürültüsü. Bu dağın altı hep oyuk. Her yer taşkömürü. Buradan çıkan kömür, koklaştırılarak, Erdemir çelik üretim evinde kullanılıyor.”

“Haydi hepsini yağmaladınız, bari şu varagel çalışsaydı”

Bu anlatılanları dinleyince, yıkılıkları görünce benim de içime bir sızı çöktü.

Günümüzde Zonguldak’ın genç, divrik, yapıcı, Trabzonlu bir ilbeyi var. Kendisi çok okuyan, çok gezen, oldukça bilgili, kendisiyle yarışan birisi; Erdoğan Bektaş. Daha önce Manisa ilbeyi imiş. Onunla abi kardeş gibiyiz. Zonguldak Şehir Ormanında buluştuk. Orman işletmesinde çay içerek tüm Zonguldak da yapmayı düşündüğü işlerle ilgili konuştuk. Ona, sıkıntıları, ayrıca önerilerimi söyledim.

“Erdoğan kardeşim, Kandilli ile Varagel’in canlandırılması, gezginciliğe kazandırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?”

“Hocam oraya gittim gördüm. Durumu inceledim. Zonguldak için öncelik, önce demir-çelik sanayi, sonra gezgincilik. Kimi yerlerde ikisini bir arada götüreceğiz. Çaycuma’nın başarılı bir belediye başkanı var. Ancak, orada bir Filyos tasarımız var. O nedenle Çaycuma’yı üç ilçeye böleceğiz. Tios’u gezginciliğe kazandırıp, Filyos’da demir-çelik sanayi kuracağız. Bırakalım kömür yataklarını demir-çelik fabrikaları işletsinler. Günümüzde kullandığımız kömürün yalnızca yüzde 10’unu üretiyoruz. Gerisini dışarıdan alıyoruz.”

“Kandilli için düşünceniz?”

“Olaya bütüncül bakıyorum. Yalnızca Varagel değil, tüm Kandilli’yi ayağa kaldıracak bir düşünceyle önce bir bütün tasarı geliştireceğiz. Sonra bu tasarıya uygun olarak uygulamaları bir bir yapacağız. Ereğliler hiç üzülmesinler. Hepsini sıra düzen yapacağız.”

Ereğli’de Devrek yolu üzerinde, Ovaköy’deki Kızılcapınar büvet-baraj gölünü görmek üzere, T’lerimizi yapıp, sevgiyle kucaklaşıp, demir kıratıma binip, dehledim.

Hoşça kal Ereğli, hoşça kal içi kan ağlayan Kandilli.

Yolunuz düşerse, Kandilli’deki Varagel’e çıkıp, Yusuf’un demlediği çayı yudumlarken, Karadeniz’de eşsiz gün batımını izleyin, yemyeşil ormanlar, bol oksijen içinde içiniz sızlayarak.

Kaynak: Zonguldak Nostalji

Zonguldak Haberleri