İnsan en çok kiminle kavga eder biliyor musunuz?

Dışarıdaki düşmanlarla değil. İçinde sustuğunu sandığı o cümleyle: “Yeterli değilsin.”
Bu cümle bir anda düşmez insanın içine.
Sessizce yerleşir. Fark edilmeden, yavaş yavaş.
Bazen bir öğretmenin dudak kıvrımında saklanır, bazen bir babanın eksik kalan cümlesinde.
Bazen de hiç söylenmez…
Ama çocuk kalbi anlar.
Eksik hisseder. Yerini bilemediği bir boşluk taşımaya başlar.
Çocukken adını koyamadığın o duygu, büyüdüğünde peşini bırakmaz.
Sadece şekil değiştirir.
Bazen bir aynada karşına çıkar,bazen birinin gözlerinde.
Kendini görmek istersin orada. Onaylanmak, tamamlanmak, “olmuş”sayılmak…
Koğuşun dar duvarları arasında bu ses daha berrak duyulur.
Gündüz kalabalığın içinde dağılan düşünceler,gece olunca toplanır.
Işıklar söndüğünde, demirin soğuğu duvarlardan içeri sızar.
Sessizlik büyür.
İnsan kendi nefesini bile yabancı gibi dinler.
Uyku yaklaşmaz kolay kolay.
Zihin eski defterleri açar.
Sararmış sayfalar gibi hatıralar düşer önüne.
Bir bakış...
Bir susuş…
Bir yarım kalmış cümle…
Hepsi yeniden canlanır.
Bir yüz ararsın.
Sana eksik olmadığını söyleyecek bir yüz.
Bir ses ararsın… yargılamayan, susturmayan, sadece anlayan bir ses.
Bulamazsan, başlarsın aramaya.
İnsanlarda, ilişkilerde, başarıda…
Bazen de en yanlış yerlerde,en yanlış kalplerde.
Oysa mesele bugün değildir.
Mesele,zamanında tamamlanmamış bir duygunun hâlâ içerde bir yerlerde nefes almasıdır.
Geçmiş dediğin şey, bir anıdan ibaret değildir.
Bir gölge gibi yürür insanın peşinden.
Işığa göre uzar, karanlığa göre derinleşir.
Bir kelime yeter bazen.
Bir bakış…
Bir reddediş…
Bir yalnız gece…
Hepsi o eski kapıyı yeniden aralar.
Burada öğrendiğim en sert gerçek şu oldu...
İnsan unutmaz. İnsan tekrar eder.
Sürekli yargılanan bir çocuk, büyüdüğünde kendine merhamet etmeyi bilmez.
Sevgiye doyamayan biri, sevilmek uğruna kendinden vazgeçer.
Hata yapmaktan korkanlar, aslında bir zamanlar affedilmemiş olanlardır.
Demir kapıların insanı değil, gerçeği hapsettiğini sanırdım.
Yanılmışım.
Gerçek, en çok kapılar kapandığında konuşuyor.
En çok yalnız kalınca bağırıyor.
Anladım ki mesele başımıza gelenler değil.
Mesele, onların içimizde nasıl yaşamaya devam ettiği.
Her insanın içinde anlatılmayı bekleyen bir hikâye vardır.
Sustuğunda kaybolmaz.
Aksine büyür, derinleşir, ağırlaşır.
Anlatılmamışsa bağırır.
Anlaşılmamışsa tekrar eder.
Bir gün herkes kendi içinin dilini öğrenmek zorunda kalır.
O dili bilmeyen, kendi acısını bile yanlış tercüme eder.
Ama insan…
Bazen uzun cümlelere değil, tek bir sıcaklığa muhtaçtır.
Karanlığın ortasında uzanan bir el gibi…
Gecenin en sessiz yerinde duyulan bir ses gibi…
“Buradayım” diyen birine…
Çünkü bazı yaralar zamanla değil,
birinin gerçekten anladığını hissettiğinde iyileşir.

Murat İLERİ