Dünyada bazı olaylar vardır ki ilk bakışta uzak coğrafyaların meselesi gibi görünür; ancak biraz durup düşününce insanın zihninde rahatsız edici bir tanıdıklık hissi bırakır. Venezuela’da yaşananlar da tam olarak böyle bir örnek sunuyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’yı klasik askerî işgal yöntemleriyle değil, modern ve sofistike araçlarla fiilen kontrol altına aldı. Egemen bir devletin başkanı ve eşi, nokta atışı bir operasyonla ülke dışına çıkarıldı. Burada durup şu soruyu sormak kaçınılmaz hâle geliyor: Bir ülke, başka bir egemen devletin iç işlerine bu denli rahat nasıl müdahale edebildi?
Cevap basit olduğu kadar rahatsız edici.Muhalefete Dayanan Müdahale
Amerika bu adımı,
Venezuela’daki muhalefete güvenerek attı. Çünkü muhalefetin dili ve söylemi uzun süredir buna zemin hazırlıyordu. “Bu ülkede demokrasi yok”, “İnsan hakları ihlal ediliyor”, “Bizi kurtarın” çağrıları yalnızca ülke içinde değil, uluslararası platformlarda da sürekli tekrarlandı.
Hatta Nobel Ödülü alan muhalif figürlerden biri, Marine Corin, açıkça Amerika’ya seslenerek “Gelin, bizi kurtarın; kaynaklarımızı kullanın” diyordu. Bu söylem, küresel kamuoyunda “demokrasinin sesi” olarak parlatıldı. Türkiye’den de bazı siyasetçiler bu figürü tebrik etti, mücadelesini övdü ve uluslararası meşruiyetine atıfta bulundu!!

Tanıdık Bir Senaryo

Venezuela muhalefeti, iç siyasette çözülmesi gereken sorunları, gittiği her uluslararası platformda dış müdahaleye açık bir dile dönüştürdü. Bu tablo ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Bu senaryo bize de bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu?
Elbette Venezuela’da demokrasi sorunu yok muydu? Vardı. İnsan hakları ihlalleri tartışılabilir miydi? Elbette. Ancak mesele bu noktada bitmiyor. Asıl mesele, bir ülkenin muhalefetinin kendi siyasal mücadelesini sürekli dış aktörlere havale etmesiyle ortaya çıkan boşluktur.
Siyasette ve uluslararası ilişkilerde boşluk diye bir şey yoktur. Eğer bir ülkenin muhalefeti iç meseleleri dışarıya taşıyorsa, o boşluk bir gün mutlaka doldurulur. Ne yazık ki bu boşluğu insan hakları örgütleri doldurmaz. Uluslararası mahkemeler de doldurmaz. O boşluğu, büyük güçlerin çıkarları doldurur.
Kaynağı olan ülkelere “demokrasi” kelimesiyle girmenin yolu tam da buradan açılır. Venezuela örneğinde görüldüğü gibi, bu kez demokrasi bile bahane edilmedi; “uyuşturucuyla mücadele” gerekçesi yeterli bulundu. Ama herkes şunu çok iyi biliyor: O petrolün başına Venezuela halkı geçmeyecek.

Çıkarılması Gereken Ders

Buradan çıkarılması gereken sonuç son derece nettir. Bir ülkede muhalefet, haklı eleştirilerini sürekli bir “şikâyet diliyle” dışarıya taşırsa, o eleştiriler zamanla başkalarının aparatı hâline gelir. İçeride çözülmesi gereken sorunlar, dışarıda bir pazarlık konusuna dönüşür.

İşte tam da bu nedenle, özellikle demokrasi söylemiyle kime, neye ve hangi kapıyı çaldığını iki kez düşünmek gerekir. Belki de iki kez yetmez; daha fazla düşünmek gerekir. Çünkü bir kez açılan kapının, kimin çıkarına ve hangi bedelle kapatılacağı çoğu zaman artık sizin elinizde olmaz.

Kızım Sana Söylüyorum Gelinim Sen Dinle atasözü misali!!!!!