Gece yarısını yirmi geçe triyaj masasının önünde bir adam duruyordu. Annesi sedyedeydi; yüzü kül rengi, nefesi hızlıydı. Adam bana annesinin şikâyetini değil, başka bir şeyi sordu: "Hocam, burada kimi tanımamız lazım?" Triyaj hemşiresi cevabı benden önce verdi: "Kimseyi. Annenizi tanımamız yeter."
O soru yıllardır kulağımdan gitmiyor. Çünkü aynı cümle ülkenin başka kapılarında da soruluyor: vergi dairesinde, adliye koridorunda, okul kaydında, bir ihalenin ön sırasında. Bir toplumda "Kural ne?" sorusunun yerini "Kime ulaşmalıyım?" sorusu almışsa, sorun artık tek bir kapıda değildir. Güvenin zemini kaymıştır.
Son aylarda gazetelerin farklı sayfalarında birbirinden bağımsız dertler okuyor gibiyiz. Ekonomi sayfasında yarım milyona yakın tasarruf sahibini mağdur eden bir fon krizi ve borsada bilgi sızıntısı iddiaları var. Spor sayfasında hakem krizleri ve tribün şiddeti, eğitim sayfasında okul saldırıları ve değeri düşen diplomalar, siyaset sayfasında birbirini dinlemeyen iki taraf duruyor. Her dert için ayrı bir açıklama yapılıyor, ayrı bir genelge çıkıyor, ayrı bir suçlu aranıyor.
Acil hekimleri bu tabloyu tanır: sepsis. Vücudun bir enfeksiyona verdiği kontrolsüz yanıt, böbreği, akciğeri, beyni tek tek yetmezliğe sürükler. Her organa ayrı bir uzman bakar, her uzman kendi organını düzeltmeye çalışır. Ama sebep tek bir odaktadır ve o odak kontrol edilmedikçe hiçbir organın tedavisi kalıcı olmaz.
Türkiye'nin bugünkü tablosunda o odağın adı, kurallara, liyakate ve hesap verebilirliğe dayanan kurumsal işleyişin aşınmasıdır. Bir organdaki yetmezlik ötekini ağırlaştırıyor: hukuki güvence zayıfladıkça yatırımcı ufkunu kısaltıyor, denetim gevşedikçe usulsüzlük olağanlaşıyor, liyakat geriledikçe kararların niteliği düşüyor. Düzeltici mekanizmalar işlemediğinde geçici dertler kronikleşiyor. Görkemli köprüler ve büyük projeler de üretim gücünü büyütmedikçe, ateşi düşüren ama enfeksiyonu tedavi etmeyen bir ilaç gibi yalnızca görüntüyü düzeltiyor.
Bu hastalık yalnız bize özgü değil. ABD'de 2001'de Enron çöktüğünde binlerce çalışanın emeklilik birikimi eridi. Kongre ertesi yıl Sarbanes-Oxley Yasası'nı çıkardı ve şirket yöneticilerini, mali tablolarının doğruluğunu kişisel imzalarıyla onaylamaya zorunlu kıldı. Amerikalılar semptomlarla uğraşmakla yetinmedi; odağa indi ve sorumluluğu bir isme bağladı.
Karşı görüş güçlüdür ve hakkını vermek gerekir. Enflasyonun para politikasıyla, okul şiddetinin dijital kültür ve aile yapısıyla, fon krizinin küresel piyasalarla açıklanabilecek kendi nedenleri vardır. Her derdi "kurum" kelimesine bağlamak, her ateşe "virüs" deyip geçen aceleci bir teşhise benzeyebilir.
Ancak acilde öğrendiğimiz bir kural var. Aynı hastada aynı anda dört organ bozuluyorsa ve her organa verilen ayrı tedavi işe yaramıyorsa, aranması gereken şey ortak odaktır. Gece nöbetinde en tehlikeli hekim, her değeri ayrı ayrı düzeltip hastanın bütününe bakmayı unutandır. Üstelik bu hastalık yalnız kâğıt üzerindeki kurallarda değil; kurala uyanın saf, kuralı çiğneyenin iş bitirici sayıldığı yerde kurum da insanın içindeki ölçü de aynı anda çürür.
Türkiye'nin hastalığı tek tek organlarda değil, odaktadır: kurumlarımız hata yaptıkları için değil, hatalarını görüp düzeltemedikleri için zayıflıyor.
Sepsiste ilk saatler altın saatlerdir, yani tedavinin en çok işe yaradığı dar zaman aralığıdır. Ve ilk iş, kaynak kontrolüdür. Bugün yapılabilecek üç kaynak kontrolü şunlardır:
- SPK, BDDK ve MASAK, fon krizine ilişkin denetim bulgularını ve tasfiye takvimini önümüzdeki üç ay içinde kamuoyuyla paylaşmalı. Mağdur tasarruf sahibi neyi ne zaman alacağını söylentiden değil, açık bir takvimden öğrenmeli.
- Kamu kurumlarında her yönetici değişiminde yazılı bir devir raporu, her atamada görev tanımı ve gerekçe zorunlu hâle getirilmeli. Bu, 657 sayılı Kanun'daki liyakat ilkesini kâğıttan uygulamaya taşımanın en ucuz yoludur.
- TBMM'de iktidar ve muhalefet, eğitim ve afet hazırlığını bu yasama yılı içinde partiler üstü bir daimi komisyona taşımalı. Bu iki alanda esas olan rakibi yenmek değil, ortak akıl üretmek olmalı.
Bize düşen de var: bir kapıya vardığımızda önce "Kimi tanıyoruz?" değil, "Kural ne?" diye sormak.
O gece adamın annesi sırasını kimseyi tanımadan aldı, sabaha karşı servise yattı. Birkaç gün sonra eve dönerken oğlu kapıda durdu ve "Demek kimseyi tanımak gerekmiyormuş" dedi. Yunus "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım" derken bu tanışıklığı kastetmiyordu. Kural herkes için işlediğinde tanışmak torpil olmaktan çıkar, yeniden insanlık olur.
Bu yazıdaki hasta ve yakını, yıllar içinde gördüğüm birçok hastanın birleşimidir.
Yazının konusu, yönetim kurulunda bulunduğum Siyasi Ahlak ve Temiz Gelecek Derneği'nin çalışma alanıyla örtüşmektedir.
Derdime vâkıf değil, cânân beni handân bilir
Hakkı vardır, şâd olanlar herkesi şâdân bilir
Söylesem te’siri yok, sussam gönül râzı değil
Çektiğim âlâmı bir ben, bir de Allah’ım bilir.
A. Cüneyt Hocagil