Cumhuriyetimizin 103. yılını kutluyor, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyorum.

Bu sabah pek çok kurumda olduğu gibi fakültelerimizin koridorlarında da bayraklar asıldı, Atatürk portreleri özenle silindi. Güzel bir görüntü. Yine de insan sormadan edemiyor: Duvardaki portre bize her gün bakıyor; peki biz o bakışın karşısında kendi yüzümüze bakabiliyor muyuz?

Cumhuriyet, semboller toplamından öte, akla, bilime, liyakate ve hakkaniyete dayanan bir yaşam ve yönetim anlayışıdır. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözü, kurucu iradenin bilgiye verdiği yeri özetler. Bu anlayışın en çok yaşatılması gereken yer akademidir; akademinin içinde de insan hayatına en doğrudan dokunan yer tıp fakülteleridir.

Tıpta liyakat çoğu zaman bilgiyle karıştırılır. Oysa bilmek yetmez; bilgiyi doğru zamanda, hastanın yararına ve etik sınırlar içinde kullanabilmek gerekir. Bilimsel yeterlilik, klinik olgunluk ve ahlaki güvenilirlik bir arada değilse liyakatten söz edilemez. Platon'un herkesin ehil olduğu işi yapması gerektiği düşüncesi de, Aristoteles'in erdemi alışkanlığa dönüşmüş iyi davranış olarak görmesi de bize aynı şeyi hatırlatır: Liyakat bir kez kazanılan unvan değil, her gün yenilenen bir meslek erdemidir.

Bu erdemin en çıplak sınandığı yer acil servistir. Acil tıp, diploma yeterliliğinin temel taşlarından biridir; çünkü mezun olan her hekim, hangi branşa yönelirse yönelsin, ilk nöbetindegöğüs ağrısıyla, nefes darlığıyla, bilinci bulanık bir hastayla karşılaşacaktır. O anda ne unvan ne de yayın listesi işe yarar; işe yarayan, fakültede gerçekten öğretilmiş olandır. Acil tıp eğitimi zayıfladığında bedeli önce genç hekim, sonra onun karşısındaki hasta öder. Eksik eğitim, ertelenmiş bir eksik hizmettir; faturası yıllar sonra, bir gece yarısı, hiç tanımadığımız bir insanın hayatına kesilir.

Elbette bir karşı görüş var: Hekime ihtiyaç büyük, fakülte ve kontenjan artışı bu ihtiyaca cevaptır. Bunda haklılık payı vardır. Ancak tabela, bina ve kontenjan; yeterli öğretim üyesi, hasta çeşitliliği ve iyi rol model olmadan hekim yetiştirmez. Nicelik niteliğin yerine geçtiğinde ihtiyacı karşılamış olmayız, yalnızca kâğıt üzerinde kapatmış oluruz.

Tıp eğitiminin bir de görünmeyen müfredatı vardır. Öğrenci, hocasının hastaya, asistana, hemşireye nasıl davrandığını izler; hata karşısındaki tavrını ve adalet duygusunu oradan öğrenir. Liyakatin gözetilmediği bir ortamda ise susmayı ve günü kurtarmayı öğrenir. Prof. Dr. Özlem Martı Akgün'ün deyişiyle liyakat bir toplum sözleşmesidir; bu sözleşmenin ilk maddeleri sınıfta ve serviste yazılır.

Burada ince bir ironi saklı. Siyasetteki kayırmacılığı, sadakatin ehliyetin önüne geçmesini en yüksek sesle eleştirenler arasında akademisyenler de var. Haklı bir eleştiri. Fakat aynı alışkanlıkları kendi kurumlarımızda sürdürdüğümüzde eleştirinin ahlaki zemini kayar. Duvarlarımızda Atatürk'ün resminin bulunması, Cumhuriyeti sahiplendiğimiz anlamına gelmez; Cumhuriyet, kurumlarımızda liyakati, emeği ve hakkaniyeti ne ölçüde yaşattığımızla sahiplenilir.

Dünyada ve tarihte büyük dönüşümlerin pek çoğu akademiden başlamış, topluma umut ve yön vermiştir. Bugün de akademi, ülkemize yol gösterebilecek en güçlü kurumdur. Ama kendini dönüştürmeyen bir kurum başkasını dönüştüremez; liyakatin, emeğin ve hakkın gözetilmediği bir yerden topluma söz söylenemez.

Cumhuriyetin 103. yılında sorumuz belki de şudur: Duvardaki portreye layık mıyız? Bu sorunun cevabı törenlerde değil; sabah vizitlerinde, sınav salonlarında, atama kararlarında ve bir gece yarısı acil serviste verilecek.


Sözlerimizden çok yaptıklarımızla örnek olma zamanıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle Cumhuriyet Bayramımızı kutlar, saygılarımı sunarım.


Doç. Dr. A. Cüneyt Hocagil