Gazeteci Orhan Akyüz’ün haberine göre, Ekrem Murat Zaman, sosyal platformundan yaptığı paylaşımında şunları kaydetti:
“Gelişmişlik kavramı uzunca bir süre sadece ekonomik göstergelerle ya da doğanın mekanik bir şekilde korunmasıyla açıklandı. Oysa gerçek uygarlık, bir toplumun coğrafyayı hem biyolojik hem de kültürel bir bütün olarak sahiplenebilme yeteneğinde gizlidir. Bugün modern toplumlarda sıkça rastladığımız, kendisini büyük bir doğa aşığı ve çevreci olarak pazarlayan ancak bastığı toprağın tarihine, o toprağın yoğurduğu kültüre tamamen yabancı ve duyarsız kalan bir insan tipi türedi. Bu kesim, bir ağacın dalı için dünyayı ayağa kaldırırken, yanı başındaki bin yıllık bir antik kentin, asırlık bir caminin veya tarihi bir mahallenin yok edilişini sadece izler. İşte bu ‘seçici ve göstermelik’ çevrecilik ile tarihi, kültürü ve doğayı tek bir gövde olarak gören gerçek bilinç arasındaki fark, bir toplumun zihinsel gelişmişliğinin en net ölçütüdür.
‘Kültürü Ve Tarihi Dışlayan Çevre Bilinci…’
Kültürü ve tarihi dışlayan bir çevre bilinci, köksüz ve sığ bir modernleşme refleksidir. Çevreyi sadece ‘yeşil alan’ veya bir rekreasyon nesnesi olarak gören bu popüler yaklaşım, aslında entelektüel bir statü kazanma çabasından ibarettir. Sosyal medyada doğa fotoğrafları paylaşarak çevre mitinglerinde boy gösteren bu figürler, söz konusu o doğanın kalbindeki kültürel miras olduğunda derin bir sessizliğe bürünürler. Hatta önerilere karşı çıkar, engellerler. Çünkü doğayı korumak günümüz dünyasında ‘havalı’ ve küresel bir trendken, yerel kültüre ve tarihe sahip çıkmak onlara göre yeterince ‘modern’ veya cazip görünmez. Bu seçici körlük, coğrafyayı sadece bir dekor, insanı ve tarihi ise o dekorun dışındaki fazlalıklar olarak görmenin hastalıklı bir sonucudur.
‘Gelişmiş Ve Duyarlı İnsan İçin Çevre…’
Oysa gerçek anlamda gelişmiş ve duyarlı bir insan için çevre, üzerinde yükseldiği tarih ve kültürle bir bütündür. O bilir ki, doğayı korumak sadece ağacı ve toprağı korumak değil; o toprakta iz bırakmış medeniyetlerin hafızasını, mimarisini, dilini ve estetiğini de korumaktır. Tarihi bir yapının rant uğruna yıkılmasıyla bir ormanın milli parka dönüştürülüp ticarileştirilmesi arasında hiçbir fark yoktur; ikisi de aynı barbarlığın iki farklı yüzüdür. Gerçek bilinç sahibi bireyler, çevre mücadelesini kültürel bir dirençle birleştirirler. Çünkü hafızasını kaybetmiş, kökleriyle bağı kopmuş bir toplumun koruduğu yeşil alanlar, sadece ruhsuz birer mesire yerinden ibaret kalacaktır.
‘Çevreyi Kültürden Soyutlayan Göstermelik Çevreciler…’
Bu farkın gelişmişlik ölçütü olmasının nedeni, toplumsal olgunluğun sadece biyolojik hayatta kalma arzusuyla değil, insani ve kültürel süreklilikle ölçülmesidir. Çevreyi kültürden soyutlayan göstermelik çevreciler, toplumları köksüz bir geleceğe sürükler. Kentlerin tarihi dokusunu katleden binalara göz yumup, sadece o binaların bahçesindeki peyzajla ilgilenmek gelişmişlik değil, zihinsel bir gerilemedir. Gerçekten gelişmiş toplumlar ise coğrafyayı bir bütün olarak korur; zira medeniyet, doğanın vahşiliği ile tarihin ve kültürün estetiğinin uyum içinde harmanlandığı yerde başlar.
Sonuç olarak; ağacın yeşiline sahip çıkarken o ağacın gölgesinde büyümüş asırlık bir kültür mirasını yok sayan sığ zihniyet, bir toplumun yerinde saymasının en büyük sebebidir. Ne zaman ki çevreciliği popüler bir vitrin süsü olmaktan çıkarıp, onu bu toprakların tarihi ve kültürel hafızasıyla birleştirebiliriz; işte o zaman şekilsel bir modernliğin ötesine geçip, gerçekten gelişmiş bir medeniyetin inşasına başlayabiliriz.”



