Perde indi denildi bir zamanlar. Işıklar sustu, karanlık sahnenin tek hâkimi oldu.

Sessizlik öyle ağırdı ki insan kendi nefesinden bile şüphe eder hâle geldi.
Soğuk bir rüzgâr dolaştı hayatın içinden.
Adı bazen korku oldu,bazen kabulleniş.
Yıllar,birbirinin ardına sessizce eklendi.
Takvim yaprakları düştü ama içimizde tek bir çıtırtı bile duyulmadı.
Bazı suskunluklar bağırmaktan daha yorucudur.İnsanı içten içe kemirir.
Sonra bir an gelir...
Sebebi bilinmez, açıklaması yoktur o anların.
Bulutlar dağıldı, gökyüzü ferahladı, perde ağır ağır aralandı.
Saklanan ne varsa görünür oldu.
Perdenin gerisinde mucize yoktu aslında.
Orada duran şey kendi gerçekliğimizdi.
Ertelenmiş hayatlarımız,
yarım bırakılmış duygularımız,içimize gömdüğümüz özlemler…
Kavuşmayı hep ileri bir tarihe bıraktığımız o derin ihtiyaç.
İnsan bazen onurlu kalabilmek için gerçeğini saklar.
Bu bir kaçış değildir her zaman.
Kimi zaman sadece korumaktır.
İç dünyasını hoyrat bakışlardan,acımasız yargılardan esirgemektir.
Hayatta kalmanın sessiz bir savunma biçimidir bu.
Özlem,insanın iç pusulasıdır.
Kaybolduğunu hissettiğinde yönünü ona bakarak bulur.
Kavuşmak ise sadece birine değil,kendine varabilmektir.
Yıllarca gizlenen hakikatle yüz yüze gelme cesaretidir.
Bu hayat benim hayatım dediğinde insan,perde tamamen açılır.
Sahne artık karanlık değildir.
Işık yakmaz,aksine yol gösterir.
Sessizlik bile anlam kazanır.
İnsan eninde sonunda kendi sahnesine çıkar.
Ne kadar gizlenirse gizlensin,yaşadığı o kendine özgü dünyayı sonsuza dek saklayamaz.
Çünkü hakikat beklemeyi sever ama vazgeçmez.
Perde açıldığında anlaşılan şudur:
Asıl kavuşma,insanın kendisiyle barıştığı yerdedir.

Murat İLERİ