Şehrin sabahı ağır uyanır bazen. Betonun arasına sıkışmış hayatlar, yarım kalmış uykuların izini taşır yüzlerde.İnsanlar birbirine değmeden yürür;omuzlar çarpar ama gözler kaçırılır.Herkes bir yerlere yetişir gibi görünür,oysa çoğu insan aslında kendinden kaçıyordur.
İşte tam da böyle bir dünyanın içinde, insanın en büyük sınavı başlar: Eğilmeden durabilmek.
Çünkü bu çağ, insanı yavaş yavaş içinden kemiren bir alışkanlık öğretir. Onay beklemek. Kabul görmek için kendinden eksiltmek.
Bir bakışa,bir söze, bir makama sığınarak değer aramak…
Oysa insanın değeri, başkasının terazisinde tartılmaz.Tartıldığı an eksilir.
İnsanın kendine olan saygısı, görünmeyen bir omurgadır. Dışarıdan bakıldığında fark edilmez ama en küçük baskıda kendini belli eder. Eğilenler vardır;sesi kısık,bakışı yerde olanlar.
Bir de dimdik duranlar…
Hayat onları daha çok sınar belki ama içlerinde bir şey kırılmaz, eksilmez. Çünkü bilirler:
İnsan,kendi içindeki mahkemede beraat edemiyorsa, dışarıdaki hiçbir alkış onu temize çıkaramaz.
Toplum dediğin şey, çoğu zaman güçlü görünenin etrafında döner.Makamın, paranın,gücün gölgesinde büyüyen sahte saygılar vardır.İnsanlar birbirine değil,sahip olunanlara eğilir. Bugün alkışlanan, yarın unutulur.
Dün kapısında beklenenin,bugün selamı alınmaz. Dengeler sessizce değişir.Kimseye haber vermez hayat, bir sabah her şey yer değiştirmiş olur.
İşte tam burada insanın özüyle kurduğu bağ önem kazanır.Kendi ayakları üzerinde durabilmek,sadece ekonomik ya da fiziksel bir mesele değildir.Bu,ruhun bağımsızlığıdır. Kimseye minnet etmeden,kimsenin önünde küçülmeden var olabilmektir. Bir insanın en büyük zenginliği,başını yastığa koyduğunda içinin rahat olmasıdır.
Yalakalık kısa vadeli bir kazançtır.İnsana bir kapı açar belki ama o kapının eşiğinde insanlığını bırakmanı ister. İkiyüzlülük,insanın kendine attığı en sessiz tokattır. Dışarıdan bakıldığında bir şeyler kazanılmış gibi görünür; içeride ise derin bir eksilme başlar.İnsan, kendine yabancılaştıkça kalabalıkların içinde daha çok yalnızlaşır.
Onur ise ağırdır. Taşıması zordur. Bazen insanı yalnız bırakır,bazen yolunu uzatır.Ama bir şeyi garanti eder: Kendine yabancılaşmazsın. Aynaya baktığında gördüğün kişiyle pazarlık etmek zorunda kalmazsın.
Duygular da bu hikâyenin en sessiz tanığıdır.İnsan,en çok kendi içinde yorulur. Kırgınlıklarını saklar, öfkesini içine gömer,bazen susarak haykırır.İç dünyasında verdiği mücadele,dışarıda verdiği tüm savaşlardan daha çetindir.Birinin omzuna yaslanmadan yürüyebilmek, aslında en büyük cesarettir.Çünkü insan en çok, kendine dayanmayı öğrendiğinde büyür.
Hayat dediğin şey, üç kuruşluk hesapların çok ötesinde bir yerden akar. Para,makam, mevki…
Hepsi bir gün yer değiştirir.Bugün yukarıda olanın yarın aşağıda olmayacağının garantisi yoktur.
Bu yüzden insanın gerçek meselesi, bulunduğu yer değil; nasıl durduğudur.
Sonunda herkes kendi hikâyesinin öznesi olur.Kimisi eğilerek yazar o hikâyeyi,kimisi dimdik durarak. Aradaki fark,sadece bir duruş meselesi değildir;bir ömürlük izdir.
Şehir yine uyanır, kalabalık yine akar. İnsanlar yine birbirine çarpar,yine gözlerini kaçırır. Ama içlerinden bazıları vardır ki başını eğmez. Sessizdir belki, gösterişsizdir ama sağlamdır.Onlar bilir:Bu dünyada en zor şey,insan olarak kalabilmektir.
En kıymetlisi de budur zaten.
Murat İLERİ