İnsan bazen ömrünü bir eşikte geçiriyor. Ne tamamen gidiyor ne de gerçekten kalabiliyor.
Bir ses duymayı bekliyor,bir gün her şeyin değişeceğine inanıyor.
Fakat zaman ilerledikçe anlıyor ki; insanı en çok yoran şey yaşadığı acılar değil,bitmeyen bekleyişler oluyor.
Yıllar insanın omzuna yalnızca yaş değil,sessizlik de bırakıyor.
Bir zamanlar küçük bir ilgiyle yeşeren yürek,zamanla kendi içine çekilmeyi öğreniyor.
Çünkü sürekli beklemek,ruhu fark edilmeden tüketen görünmez bir yük hâline geliyor.
İnsan çoğu zaman yorulduğunu mücadeleden değil; anlaşılmayı beklemekten,değer görmeyi ummaktan, bir gün düzelecek diye ertelemekten anlıyor.
Oysa hayat,sürekli ertelenince eksiliyor.
“Bir gün” diyerek bekletilen mutluluklar,çoğu zaman hiç gelmeyen zamanların içinde kayboluyor.
En ağır gerçeklerden biri de şu:
Umut bile yanlış yerde fazla kalınca insana acı vermeye başlıyor.
Uzun süre açılmayan bir pencerenin pas tutması gibi,kalp de bekledikçe yoruluyor.
Fakat insan bir noktadan sonra değişiyor.
Artık kapısını açık bıraksa bile hayatını gelen gidene göre kurmamayı öğreniyor.
Kendini başkalarının vicdanına emanet etmenin nasıl bir tükeniş olduğunu görüyor.
Belki de olgunluk tam burada başlıyor.
Kimseye kırgın olmadan,kimseye kin duymadan, yalnızca içindeki yükleri yere bırakabilmekte…
Çünkü hayat;bir nefeste tüketilecek kadar değersiz değil.
İnsan bazen bir kahvenin sıcaklığında,bazen akşam rüzgârında, bazen eski bir türkünün bıraktığı sızıda yeniden kendini bulabiliyor.
Yaşamak sadece nefes almak değil, hissedebilmek,fark edebilmek,ruhunu da hayata katabilmek demek.
Beklemek bazen sadakat gibi görünse de,uzun sürdüğünde insanın kendine yaptığı sessiz bir haksızlığa dönüşüyor.
Bu yüzden bazı defterleri öfkeyle değil, yorgun bir kabullenişle kapatmak gerekiyor.
Çünkü ömür,sadece beklemek için değil, hissederek, anlayarak,adam gibi yaşamak için var.
Murat İLERİ