Bazı insanlar hayatımızdan gitmez. Sadece başka bir zamana taşınırlar.
Bir sokağın köşesinde, eski bir şarkının içinde, gecenin en sessiz saatinde ya da hiç beklemediğimiz bir anda yeniden çıkarlar karşımıza.
İnsan o zaman kendine tek bir soru sorar:
“Ben onu mu özlüyorum, yoksa onun yanındayken olduğum insanı mı?”
Belki de ayrılıkların en ağır tarafı budur.
Giden yalnızca bir insan değildir.
Onunla birlikte bizim bir parçamız da gider.
Bir zamanlar sevdiğimiz insan, yıllar sonra karşımıza çıktığında hâlâ aynı yüzü taşıyabilir. Aynı gözlere, aynı sese, aynı ellerin sıcaklığına sahip olabilir.
Fakat bazen insan, bir yüzün değişmediğini; yalnızca o yüzdeki anlamın değiştiğini fark eder.
İşte asıl yabancılık orada başlar.
Çünkü insan sevdiği kişiyi yalnızca olduğu haliyle sevmez.
Ona kendi hayallerinden de bir parça verir.
Bir bakışın içine umut koyar.
Bir gülüşün içine geleceğini saklar.
Bir dokunuşu ömürlük sanır.
Sonra zaman gelir.
Zaman, hiçbirimizin pazarlık edemediği o acımasız değirmendir.
Gençliği öğütür.
Tutkuyu törpüler.
Gururu susturur.
Bazen sevgiyi bile sessizliğe bırakır.
Ama tuhaf olan şudur:
Zaman bazı insanları bizden uzaklaştırırken, onların anılarını bize daha da yaklaştırır.
İnsan geçmişi olduğu gibi hatırlamaz.
Bugünkü duygularıyla yeniden kurar geçmişini.
Belki de bu yüzden eski aşklarımız hafızamızda olduğundan daha güzel, eski günlerimiz olduğundan daha sıcak görünür.
Çünkü hatıra, yaşanmışlığın kendisi değildir.
Hatıra, kalbin geçmişe yazdığı ikinci hikâyedir.
Ben bazen düşünüyorum…
Acaba özlediğimiz gerçekten insan mı?
Yoksa onunla birlikte yaşadığımız o zaman mı?
Birlikte yürüdüğümüz sokaklar mı?
Gece yarısı edilen konuşmalar mı?
Kimsenin bilmediği küçük sırlar mı?
Birbirimize bakarken dünyanın geri kalanını unuttuğumuz o birkaç saniye mi?
Belki de özlem dediğimiz şey, geçmişe açılan gizli bir kapıdır.
İnsan o kapının önüne gelir.
İçeri girmek ister.
Ama bilir ki içeride artık kimse yaşamamaktadır.
Sadece sesler vardır.
Gülüşler…
Ayak sesleri…
Yarım kalmış cümleler…
Bir de söylenememiş “kal”lar…
Psikoloji bize insan zihninin geçmişi yalnızca hatırlamadığını, onu yeniden şekillendirdiğini söyler.
Fakat kalp bunu kabul etmek istemez.
Kalp, bazı insanları hâlâ ilk günkü halleriyle saklar.
Oysa yıllar geçmiştir.
İnsanlar değişmiştir.
Hayatlar değişmiştir.
Belki de en büyük acı budur:
Sen hâlâ dünün insanını özlerken, hayat sana bugünün insanını gösterir.
Felsefenin insanın önüne bıraktığı en zor sorulardan biri de burada çıkar:
Bir şeyi kaybettiğimiz için mi değerli buluruz, yoksa değerini ancak kaybettikten sonra mı anlarız?
Belki ikisi de doğrudur.
Çünkü yanımızdayken sıradanlaşan bazı şeyler, yokluğunda hayatımızın en büyük boşluğuna dönüşür.
Bir zamanlar yanımızda oturan insanın yokluğu, yıllar sonra koskoca bir odayı doldurabilir.
İnsan bazen bir kişiyi değil, onun yanında hissettiği kendisini arar.
Daha genç halini…
Daha umutlu halini…
Daha cesur halini…
Henüz hayal kırıklığı yaşamamış o eski kalbini…
Belki de bazı aşklar bu yüzden bitse bile insanın içinde tamamlanmaz.
Çünkü biten yalnızca ilişki değildir.
Bir ihtimal biter.
Bir gelecek biter.
Birlikte yaşanabileceğine inanılan hayat biter.
Fakat insanın içinde küçücük bir kapı açık kalır.
O kapının ardında tek bir kelime bekler:
Kavuşmak.
Ne tuhaf kelime…
İçinde hem umut vardır hem korku.
Çünkü yıllar sonra kavuştuğun insanın, özlediğin insan olmayabileceğini bilirsin.
Belki karşındaki hâlâ aynı isimdir.
Fakat senin hafızandaki kişi değildir.
Belki o da seni özlemiştir.
Belki o da geceleri aynı soruyu sormuştur:
“Acaba yeniden olabilir mi?”
İşte aşkın en uzun cümlesi bazen bu tek kelimedir:
Acaba…
Yıllar sonra iki insan yeniden karşılaşabilir.
Bir kafede…
Bir istasyonun kalabalığında…
Eski bir mahallenin değişmiş sokağında…
Göz göze gelirler.
Dünya birkaç saniyeliğine susar.
İnsan o anda anlar ki bazı duygular ölmez.
Sadece sessizleşir.
Fakat kavuşmak her zaman yeniden birlikte olmak değildir.
Bazen kavuşmak, geçmişte kalan iki insanın birbirini affetmesidir.
Bazen “Seni unutmadım.” diyebilmektir.
Bazen de:
“Artık seni beklemiyorum ama sana kızgın da değilim.”
diyebilmektir.
Belki asıl özgürlük budur.
İnsan geçmişiyle barıştığında geleceğine yer açar.
Yine de bazı geceler vardır…
İnsan pencerenin önünde durur.
Şehrin ışıkları uzakta titrer.
Bir araba geçer.
Rüzgâr perdeyi hafifçe oynatır.
Sonra hiç beklemediğin bir anda onun adı düşer aklına.
Kalbin, yıllardır kapalı tuttuğun bir çekmeceyi açar.
İçinden eski bir fotoğraf çıkar.
O fotoğrafta iki kişi vardır.
Biri sen…
Diğeri bir zamanlar hayatının en güzel yerinde duran insan.
İkiniz de gülümsüyorsunuzdur.
Fotoğrafın en acı tarafı da budur.
O gün bunun son kez böyle gülümseyeceğinizi bilmiyordunuz.
Belki insanın en büyük yanılgısıdır bu:
Güzel anların sonsuza kadar süreceğini sanmak.
Oysa hiçbir an sonsuz değildir.
Hiçbir insan bize ait değildir.
Hayat bize bazı insanları yalnızca emanet eder.
Kimi kısa süreliğine…
Kimi bir ömür…
Kimi ise yalnızca hatırlayalım diye.
Ben artık şuna inanıyorum:
Bazı insanlarla kavuşmak için yolların yeniden kesişmesi gerekmez.
Bazen bir insanı kalbinde güzel bir yere koyabilmek de kavuşmaktır.
Bazen özlemek, sevginin son biçimidir.
Bazen unutamamak zayıflık değildir.
Çünkü bazı insanlar unutulmaz.
Sadece onlarla yaşamayı öğrenirsin.
Ben bu dağların sessizliğinde yürürken hâlâ geçmişten kalan bazı ayak sesleri duyuyorum.
Belki o sesler ona ait değil.
Belki yıllardır peşimden gelen kendi sesim.
Bir zamanlar olduğum insanın…
Bir zamanlar inandığım aşkın…
Bir zamanlar kurduğum hayallerin…
Hepsi birbirine karışıyor.
Sonra gökyüzüne bakıyorum.
İçimden tek bir cümle geçiyor:
“Eğer bir gün yeniden karşılaşırsak, seni eski halinle değil, olduğun halinle sevmeyi öğrenmiş olarak gelmek isterim.”
Çünkü gerçek kavuşma, iki insanın yeniden yan yana gelmesi değildir yalnızca.
Gerçek kavuşma;
geçmişle bugün arasındaki mesafenin kapanmasıdır.
Kendinle barışmandır.
Özlediğin insanı, özlediğin zamandan ayırabilmendir.
Belki bir gün…
Hiç beklemediğimiz bir sokakta…
Hiç hesaplamadığımız bir akşamda…
Yılların değiştirdiği iki insan yeniden karşılaşır.
Belki gözlerimiz birbirine değdiğinde ikimiz de susarız.
Belki hiçbir şey söylemeyiz.
Çünkü bazı hikâyelerin en güzel cümlesi, yıllar sonra bile söylenmeden anlaşılır.
O zaman belki sen bana bakarsın.
Ben sana…
İkimiz de geçmişin kapısında dururuz.
Fakat bu kez içeri girmeyiz.
Sadece birbirimize gülümseriz.
Çünkü biliriz:
Bazı aşklar kavuşarak değil, özlenerek tamamlanır.
Bazı insanlar hayatımızdan gitse bile kalbimizdeki yerinden hiç ayrılmaz.
Belki de aşkın en büyük sırrı budur.
İnsan bazen birine kavuşmak için değil,
yıllar sonra yeniden gördüğünde kalbinin hâlâ onu tanıdığını anlayabilmek için sever.
Sonra yoluna devam eder.
Kalbinde küçük bir ışıkla…
İçinde dinmeyen bir özlemle…
Belki de, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediği o güzel ihtimalle:
Bir ihtimal daha…
Çünkü bazen bütün bir ömür,
iki kelimenin arasında saklıdır:
“Belki de kavuşuruz.”
Murat İLERİ