Her insanın içinde, anahtarı yalnızca kendisinde bulunan bir oda vardır.
Kimse bilmez o odanın yerini.
Bazen bir çocukluk fotoğrafının arkasındadır. Bazen eski bir şarkının ilk cümlesinde. Bazen yıllardır görmediğin bir yüzün gözlerinde…
Kapısını açmaya cesaret ettiğinde içeriden hiçbir şey çıkmaz sanırsın.
Oysa çıkar.
Bir koku…
Bir ses…
Bir isim…
Bir Özlem…
Sonra insan, yıllardır neden bazı akşamlarda sebepsizce sustuğunu anlar.
Çünkü bazı acılar yaşandıkları gün büyümez.
Zamanın içinde büyürler.
İnsan gençken kaybettiklerinin ardından ağlar.Yaş aldıkça, kaybettiklerinin kendisinde bıraktığı boşlukla konuşmaya başlar.
Belki de özlemek tam olarak budur.
Giden birinin arkasından bakmak değil yalnızca…
Onun artık seninle olmayan tarafını, kendi içinde taşımaya devam etmektir.
Bir annenin sesi yıllar sonra bile insanın içinde nasıl bu kadar canlı kalabilir?
Bir babanın elini omzunda hissetmek için neden bazen yalnızca yağmur yeterlidir?
Çocukluğumuzun geçtiği bir sokağın adını duymak, neden insanın kalbine yıllardır açılmamış bir pencere bırakır?
Çünkü insan yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşayamadıklarıyla da şekillenir.
Bazı vedaların mezarı yoktur.
Bazı insanların fotoğrafı vardır ama kendisi yoktur.
Bazı cümleler yarım kalmıştır.
Bazı sevgiler söylenememiştir.
Bazı özürler, sahibine ulaşmadan yaşlanmıştır.
İşte insanın içindeki en ağır yüklerden biri budur:
Söylenememiş sözlerin sessizliği…
---
Fakat hayat yalnızca kaybettiklerimizin hikâyesi değildir.
İnsan,acının karşısında ne yaptığıyla da insandır.
Düşmek kolaydır.
Asıl mesele, düştüğün yerden kalkarken kim olduğunu unutmamaktır.
Bazen hayat insanı öyle bir duvara yaslar ki,önünde yol kalmadığını sanırsın.
Tam o sırada içinde küçücük bir ses duyulur:
“Devam et.”
Kim bilir,belki mücadele dediğimiz şey tam olarak budur.
Büyük laflar etmek değil.
Kimse görmezken ayağa kalkmak…
Haksızlığa uğradığında insanlığını kaybetmemek…
Kalbin yorulduğu halde iyilikten vazgeçmemek…
Özlediğin halde geçmişin kapısında yaşamamak…
Çünkü insanı geçmişe bağlayan şey yalnızca hatıralar değildir.
Bazen insan, geçmişten kendisine kalan bir emaneti taşır.
Bir annenin merhametini…
Bir babanın onurunu…
Bir dostun sadakatini…
Bir çocuğun tertemiz bakışını…
Bir sevdanın öğrettiği sabrı…
İşte hayatın asıl hesabı burada başlar.
Bize ne yapıldığı kadar,bize yapılanlardan sonra bizim neye dönüştüğümüz önemlidir.
Kötülük gördüğümüz için kötüleşirsek, kötülüğün kazandığı bir hikâyenin parçası oluruz.
Acı çektiğimiz için başkasının acısına duyarsızlaşırsak, kendi yaralarımızın esiri oluruz.
Oysa insan bazen en büyük zaferini, kendisine yapılanı başkasına yapmayarak kazanır.
---
Edebiyat'ın en güzel tarafı da burada başlar.
Bir romanın kahramanı çoğu zaman bir cinayetin,bir sırrın ya da bir kaybın peşinden gider.
Oysa gerçek hayatta insanın peşinden gittiği en büyük sır kendisidir.
Kendine neden kızdığını…
Neden bazı isimleri duyunca sustuğunu…
Neden bazı geceler geçmişin kapısını çaldığını…
Neden bütün kalabalıkların içinde bile bir kişiyi aradığını…
İnsan kendini çözmeye başladığında hayatındaki bazı insanların neden geldiğini, bazılarının neden gittiğini daha iyi anlar.
Kimi insanlar hayatımıza kalmak için girmez.
Bir iz bırakmak için gelir.
Kimi insanlar bize sevgiyi öğretir.
Kimi ayrılığı.
Kimi ihaneti.
Kimi mücadeleyi.
Kimi de insan kalmanın ne kadar zor olduğunu…
Sonra bir gün aynaya bakarsın.
Yüzünde yılların çizgileri vardır.
Saçlarında geçmişin karı…
Gözlerinde söylenmemiş cümleler…
Fakat hâlâ ayaktasındır.
İşte o an anlarsın:
Kaybettiklerin seni bitirmemiştir.
Seni başka birine dönüştürmüştür.
---
Özlem bazen insanın içindeki en sessiz öğretmendir.
Sana geçmişi gösterir ama orada yaşamaman gerektiğini de öğretir.
Mücadele ise daha sert konuşur.
“Başına gelenler sen değilsin,” der.
“Sen,başına gelenlerden sonra verdiğin kararlarsın.”
Belki hayatın bütün anlamı birkaç kelimede saklıdır:
Hatırla.
Özle.
Affet.
Ama devam et.
Çünkü bazı kapılar bir daha açılmaz.
Bazı insanlar geri dönmez.
Bazı yıllar yeniden yaşanmaz.
Fakat insanın önünde hâlâ bir yol vardır.
O yol bazen taşlıdır.
Bazen karanlık.
Bazen kimsenin alkışlamadığı kadar yalnız…
Yine de yürürsün.
Çünkü insan, yalnızca vardığı yerle değil, yürümekten vazgeçmediği yollarla da ölçülür.
Ben artık şunu biliyorum:
İçimizde kapanmayan kapılar vardır.
Oradan zaman zaman özlem girer.
Bazen bir annenin sesi…
Bazen eski bir dostun gülüşü…
Bazen çocukluğun kokusu…
Bazen kaybettiğimiz birinin adı…
Ama o kapıdan yalnızca hüzün girmez.
Oradan cesaret de gelir.
Merhamet de.
Sadakat de.
Mücadele de…
İnsan, en karanlık odasında bile bir ışık saklayabilir.
Yeter ki o ışığı başkasının söndürmesine izin vermesin.
Belki de hayat dediğimiz uzun hikâyenin en büyük sırrı budur:
Bazı insanlar hayatımızdan çıkar, fakat bize bıraktıkları iyilik içimizde yaşamaya devam eder.
İşte bu yüzden bazı insanlar ölmez.
Bazı sevgiler bitmez.
Bazı sesler susmaz.
Bazı kapılar kapanmaz.
Çünkü insanın kalbinde, zamanın bile anahtarını bulamadığı odalar vardır.
Biz,ömrümüzün sonuna kadar o odalardan biraz kendimiz olarak çıkarız.
Biraz çocuk…
Biraz yaralı…
Biraz özlem…
Ama hâlâ ayakta.
Hâlâ direnerek.
Hâlâ insan kalarak.
Murat İLERİ