Çocukken büyümek isterdik. Büyük olmayı özgürlük sanır,bir an önce sözümüz dinlensin diye günleri sayardık.

Meğer büyümek, yalnızca yaş almak değilmiş.

Büyüdükçe bazı insanları kaybetmek, bazı sesleri özlemek, bazı kapıların bir daha açılmayacağını anlamakmış.

Çocukken elimizden tutan eller vardı. Düşünce kaldıran, korkunca sarılan, ağlayınca susturan…

O zamanlar o ellerin bir gün boşlukta kalacağını düşünmezdik.

İnsan çocukken ölümü değil,ayrılığı bile anlayamıyor.

Sonra zaman geçiyor.

Bir gün aynaya bakıyorsun; yüzündeki çizgiler sana yaşını değil, yaşadıklarını anlatıyor.

Psikolojik olarak geçmişi unutmuş gibi görünsek de hafızamız hiçbir şeyi tamamen silmiyor.Bir koku, eski bir şarkı,bir fotoğraf bizi yıllar öncesine götürüyor.

Bir anda yine çocuk oluyoruz.

Belki de insanın içinde hiç büyümeyen bir çocuk var.

Hâlâ birilerinin kapıyı çalıp “Ben geldim” demesini bekliyor.

Felsefenin en ağır sorusu belki de şu:

Biz gerçekten büyüyor muyuz, yoksa kaybettiklerimize alışmayı mı öğreniyoruz?

Çünkü büyümek; geçmişi unutmak değil, onunla yaşamayı öğrenmekmiş.

Bir annenin sesinin, bir babanın bakışının, bir dostun omzunun, sevdiğimiz insanın “Buradayım” demesinin ne kadar değerli olduğunu çoğu zaman kaybettikten sonra anlıyoruz.

Zaman geri dönmüyor.

Çocukluğumuz geri gelmiyor.

Bazı insanlar da…

Fakat hatıralar kalıyor.

İçimizde, kimsenin ulaşamadığı bir yerde.

Belki de hayatın bize bıraktığı en büyük ders şu:

Geçmişe özlem duyarken bugünü kaybetmemek gerekir.

Sevdiklerimizin elini bugün tutmak, bugün sarılmak, bugün “Seni seviyorum” demek gerekir.

Çünkü yarının garantisi yok.

Zaman geçecek.

Biz değişeceğiz.

Bir gün bugünü de özleyeceğiz.

Öyleyse hayatın kıymetini,onu kaybetmeden bilelim.

Çünkü insanın geriye döndüğünde en çok özlediği şey, aslında geçmiş değil;geçmişte kendisiyle birlikte yaşayan insanlardır.

Murat İLERİ