İnsan yaş aldıkça zamanı değil, insanları ölçmeye başlıyor.

Kimin seni ne kadar zamandır tanıdığı önemini yitiriyor.
Asıl mesele,
kimsenin görmediği yerini kimin gördüğü oluyor.

Kim sustuğunda sessizliğini duydu?

Kim gözlerindeki yorgunluğu fark etti?

Kim düştüğünde elinden tuttu?
Kim sana, hiçbir şey istemeden,
“Ben buradayım.” diyebildi?

Sonra anlıyorsun...

Bazı insanlar hayatına kalmak için değil,
sana kendini tanıtmak için geliyor.

Bazı sevgiler büyütüyor.
Bazıları tüketiyor.

Aşkı da başka türlü öğreniyorsun zamanla.
Gençken birinin yanında olmak sanıyorsun aşkı.
Sonra anlıyorsun;
aşk, yanında olmayanı bile kalbinde taşıyabilmekmiş.

Özlem de değişiyor.

Eskiden bir insanın sesini özlüyorsun.
Sonra onun yanında kendin olduğun hâlini...

Hayatın en ağır mücadelesi de burada başlıyor.

Seni anlamayanlara kendini anlatmayı bırakıyorsun.
Kırdığın kalpleri değil,
seni kıran yerleri onarmaya başlıyorsun.

Kimseyi kurtarmaya çalışmıyorsun artık.
Çünkü insan,
kendi karanlığından çıkmak istemeyeni
güneşe taşıyamıyor.

Psikolojinin en sessiz gerçeği belki de bu:
İnsan,kendisini tüketen ilişkilerden uzaklaştıkça
kendi ruhuna geri dönüyor.

Herkesi hayatında tutmak zorunda mısın?

Elbette,hayır.

Bazen gitmek ihanetten değil,
kendine sadakatten doğuyor.

Sonra kalabalıklar azalıyor.
Sesler susuyor.
Telefonlar daha az çalıyor.
Bazı isimler hafızadan siliniyor.

Ama insan ilk kez
kendi sesini duyuyor.

İşte büyümek biraz da bu.

Herkesten vazgeçmek değil...
Sana iyi gelmeyenden vazgeçebilmek.

Arınmak.

Aşktan kaçmadan.
Özlemi inkâr etmeden.
Mücadeleden yorulmadan.

Çünkü hayatın sonunda insan,
kaç kişiyi tanıdığını değil,
kaç insanın kalbine dokunduğunu hatırlıyor.

Belki de en büyük zafer budur:

Kalbin hâlâ seviyor,
ruhun hâlâ özlüyor,
ama artık kendini kaybetmeden...


Murat İLERİ