Cezaevinde bazı geceler vardır. Saat ilerlemez.
Duvar susar, kapı susar, koridor susar…
İnsan yalnızca kendi zihninin içinde dolaşır.
Benim de böyle gecelerim oldu.
Koğuşun ışığı çoktan sönmüş, herkes kendi sessizliğine çekilmişti. Demir kapının ardında hayat durmuş gibiydi. Oysa insanın içinde hayat hiç durmuyordu. Tam tersine, dışarıdaki hayattan daha hızlı akıyordu.
Bir insanı en çok ne yorar biliyor musunuz?
Özlemek.
Çünkü özlem, mesafeyle ölçülen bir şey değildir. Bazen birkaç metre ötendeki bir insanı göremezsin, dünyanın öbür ucundaki birini ise kalbinin içinde taşırsın.
O gece bunu düşündüm.
Sevdiğim insan neredeydi?
Ne yapıyordu?
Beni düşünüyor muydu?
Kızgın mıydı?
Kırgın mıydı?
Beni affetmiş miydi?
İnsanın zihni, cevabı olmayan soruların en büyük hapishanesidir.
Cezaevinde kapılar kilitlenir.
Fakat insanın asıl mahpusluğu, çoğu zaman kendi düşüncelerinin içinde başlar.
Birini özlediğinizde onun yüzünü hatırlarsınız önce. Sonra sesini… Sonra ellerini… Sonra birlikte yaşadığınız küçücük bir anı.
Bir bakış.
Bir gülümseme.
Bir cümle.
Belki de hiç önemsemediğiniz sıradan bir akşam.
İşte zaman geçtikçe anlarsınız: İnsan hayatının en değerli anları, yaşarken fark edemedikleridir.
Zihin,kaybettiği şeyi büyütür. Ulaşamadığı şeyi kutsallaştırır. Söylenmemiş cümleleri defalarca yeniden kurar.
Ben de o gece kendi içimde aynı cümleleri tekrar tekrar kurdum.
“Affeder mi?”
Bu yalnızca bir sevgilinin affı değildi aslında.
İnsan bazen kendisini affettirmek isterken, önce kendisini affetmeye çalışır.
Çünkü pişmanlık, geçmişte yapılmış bir hatanın bugünde devam eden yankısıdır.
İnsan geçmişini değiştiremiyorsa, geçmişiyle ne yapmalıdır?
Cevap basit değildir.
Geçmişi silemezsin.
Onu taşırsın.
Kimi zaman bir yara gibi…
Kimi zaman bir ders gibi…
Kimi zaman da gece yarısı ansızın hatırladığın bir yüz gibi.
İnsan gider.
İnsan kalır.
Birileri kavuşur.
Birileri bekler.
Birileri affeder.
Birileri ömrünün sonuna kadar söyleyemediği bir cümlenin ağırlığıyla yaşar.
Ben o gecenin sessizliğinde şunu anladım:
Ayrılık, iki insanın arasındaki mesafe değildir.
Ayrılık, bir insanın diğerinin hayatındaki yerini artık bilememesidir.
İşte asıl acı burada başlar.
Saatlere bakarsın.
Günleri sayarsın.
Takvim yaprakları düşer.
Fakat beklemek, zamanı ilerletmez.
Sadece insanı değiştirir.
Bir süre sonra özlediğin insanın nasıl göründüğünü değil, onun yanında kendini nasıl hissettiğini hatırlamaya başlarsın.
Belki de aşk dediğimiz şey tam olarak budur.
Bir insanı değil, onun yanında olduğumuz kişiyi özlemek…
O gece gözlerimi kapattığımda uzun saçlarını düşündüm.
Bir insanın hafızasında bir saçın bile nasıl koskoca bir hikâyeye dönüşebileceğine şaşırdım.
Sonra kendi kendime sordum:
“Bunca özlem neden?”
Cevabını bulamadım.
Belki aşkın mantığı yoktur.
Belki insanın kalbi, aklın kabul edemediği şeyleri saklamak için yaratılmıştır.
Belki de bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizden gittikten sonra bile içimizde yaşamaya devam etmek için girer.
Sabaha karşı uykuya dalarken tek bir düşüncem vardı:
Dışarıda beni bekleyen biri varsa, ben hâlâ kaybolmuş sayılmam.
Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca özgürlük değildir.
Bazen birinin seni hâlâ merak ettiğini bilmek de yeter.
Bir çift gözün seni dışarıda beklediğini düşünmek…
Bir sesin hâlâ adını söyleyebileceğine inanmak…
Bir kalpte küçücük de olsa yerinin kaldığını bilmek…
Demir kapıların açılmasını bekleyen insan için bundan daha büyük umut olabilir mi?
O geceden bana kalan bir not var:
İnsan bazen bir kapının açılmasını değil, bir kalbin yeniden kendisine açılmasını bekler.
Cezaevinde günler geçiyordu.
Ben ise dışarıdaki bir insanın kalbinde hâlâ yerim olup olmadığını düşünüyordum.
Çünkü bazı mahpusluklar biter.
Bazıları ise insanın içinde ömür boyu sürer.
Benim en büyük korkum duvarların arasında kalmak değildi.
Asıl korkum, dışarı çıktığımda beni bekleyen hiçbir kalbin kalmamış olmasıydı.
O yüzden o gece kendime söz verdim:
Bir gün kapı açılacak.
Bir gün gökyüzünü yeniden özgürce seyredeceğim.
Bir gün geçmişin bütün hesaplarıyla yüzleşeceğim.
Fakat o gün geldiğinde, elimde yalnızca özgürlüğümü değil, sevdiğim insanlara söyleyemediğim bütün cümleleri de taşıyacağım.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, demir kapıların açılmasıyla başlamıyor.
İnsanın gerçek özgürlüğü, içinde taşıdığı pişmanlıklarla, özlemlerle, korkularla ve yarım kalmış hikâyelerle yüzleşebildiği gün başlıyor.
Ben bunu bir cezaevi gecesinde öğrendim.
Dışarıda hayat devam ediyordu.
Ben içerideydim.
Fakat aklım hep aynı yerdeydi:
Bir insanın kalbinde…
Belki de insanın en uzun yolu, bir kapıdan diğerine değil;
kendi kalbinden sevdiği insanın kalbine kadar uzanan o görünmez yoldur.
Murat İLERİ