Bazı hikâyeler alkışlarla başlamaz. Karanlık sokaklarda başlar. Sessiz odalarda büyür. İmkânsızlıkların içinde kök salar.
Bir avuç insan inanır önce.
Sonra o inanç büyür.
Bir hareket olur.
Bir dava olur.
Bir milletin umuduna dönüşür.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, AK Parti'nin yaklaşık 25 yıllık siyasi yürüyüşünü yalnızca sandık sonuçlarıyla anlatmak, o hikâyenin en önemli bölümünü görmemektir.
Çünkü o hikâyenin görünmeyen kahramanları vardır.
Makam istemeden çalışanlar…
Karşılık beklemeden koşanlar…
Zor zamanda kapı kapı dolaşanlar…
Eleştirildiğinde bile geri adım atmayanlar…
Recep Tayyip Erdoğan'ın yanında yalnızca güçlü olduğu günlerde değil, en zor günlerde duranlar…
Onların emeği vardır bu hikâyede.
Fakat bugün insanın içine dokunan bir manzara var.
Bazı yerlerde, bu davaya yıllarını vermiş insanlar unutuluyor.
Hatta daha da acısı…
Eziliyor.
Hırpalanıyor.
Yıpratılıyor.
Sessizliğe mahkûm ediliyor.
Dün birlikte yürüdükleri insanlar bugün makam odalarının kapısından içeri alınmıyor.
Dün omuz omuza mücadele edenler, bugün sanki hiç yaşamamış gibi yok sayılıyor.
Bunun adı sadece vefasızlık değildir.
Bunun adı, bir siyasi hareketin kendi hafızasını kaybetmesidir.
***
İnsanın psikolojisi garip.
Bir insanı düşmanının sözleri kadar, dostunun sessizliği de yaralar.
Düşmanınız size saldırdığında ne yapacağınızı bilirsiniz.
Fakat yanınızda sandığınız insan sizi görmezden geldiğinde ne yapacağınızı bilemezsiniz.
Çünkü insan düşmandan kötülük bekler.
Dosttan ise vefa.
İşte kırılma tam burada başlar.
Önce insan konuşmamaya başlar.
Sonra anlatmamaya…
Sonra mücadele etmemeye…
En sonunda da uzaklaşmaya.
Bir davanın en büyük kaybı, karşı tarafa geçen insan değildir.
Kendi içinde küstürdüğü insandır.
Çünkü küstürülen insan yalnızca kendisini götürmez.
Hatıralarını götürür.
Çevresini götürür.
Tecrübesini götürür.
İnancını götürür.
***
Sosyoloji bize şunu gösterir:
Hiçbir siyasi hareket yalnızca makamlarla ayakta kalmaz.
Bir hareketi yaşatan şey, insanlarının kendisini o hikâyenin bir parçası olarak görmesidir.
Aidiyet duygusu kaybolduğunda tabela kalır ama ruh kaybolur.
Teşkilat kalır ama heyecan azalır.
Makam kalır ama gönül çekilir.
İşte bugün asıl düşünmemiz gereken mesele budur.
Devlet kurumlarına, makamlara, görevlere baktığımızda insan ister istemez soruyor:
Kimler nerede?
Bu davaya yıllarını verenler nerede?
Recep Tayyip Erdoğan'ın mücadelesine gönül verenler nerede?
Dün bu hareketin karşısında duranlar bugün nasıl oluyor da en ön sıralarda?
AK Parti'nin mücadelesine düşmanlık edenler hangi kapılardan içeri giriyor?
Bunları sormak suç değildir.
Tam tersine…
Bu soruları sormamak, asıl büyük sorundur.
Çünkü makamlar kimsenin tapulu malı değildir.
Devlet, kişisel hesapların intikam alanı değildir.
Siyaset, dün yanında olmayanların bugün ödüllendirildiği; dün yanında olanların ise unutulduğu bir düzen haline gelirse, orada yalnızca insanlar değil, değerler de kaybolmaya başlar.
***
Felsefenin bize öğrettiği en ağır gerçeklerden biri şudur:
İnsan, sahip olduğu makamla değil, o makamdan indikten sonra geride bıraktığı iz ile ölçülür.
Bugün oturduğunuz koltuk sizi büyük gösterebilir.
Yarın aynı koltuk başkasının olur.
Bugün önünüzde insanlar sıraya girebilir.
Yarın kimse sizi aramayabilir.
Bugün bir imzanız insanın kaderini değiştirebilir.
Yarın o imzanın altında yalnızca bir isim kalır.
Geriye ne kalır?
Vicdan.
Hatıra.
Vefa.
İnsanlık.
***
Edebiyatın diliyle söylersek;
Bir ağacı yalnızca gövdesinden tanıyanlar, köklerini görmez.
Oysa ağacı ayakta tutan, toprağın altında görünmeyen köklerdir.
AK Parti'nin de görünmeyen kökleri vardır.
Mahallelerde çalışan insanlardır.
Teşkilatlarda yıllarca emek verenlerdir.
Sandık başlarında sabahlayanlardır.
Kendi cebinden harcayıp kendi zamanından verenlerdir.
Recep Tayyip Erdoğan'ın davasına gönül bağlayanlardır.
Şimdi o kökleri kurutursanız, ağacın dallarındaki yaprakların ne kadar yeşil olduğunun bir anlamı kalmaz.
Çünkü kök kuruduğunda, gövde bir gün mutlaka devrilir.
***
Kimse yanlış anlamasın.
Bu bir koltuk kavgası değil.
Bu bir makam talebi değil.
Bu bir kişisel hesaplaşma hiç değil.
Bu, bir davanın kendi evlatlarına nasıl davrandığı meselesidir.
Çünkü dava arkadaşını ezen bir yapı, yarın yanında duracak insanı bulamaz.
Emeği görmeyen yapı, yeni emek üretmez.
Vefayı unutan yapı, sadakat bekleyemez.
İnsanları kıran yapı, bir gün kendi sessizliğiyle baş başa kalır.
***
Recep Tayyip Erdoğan'ın yıllardır verdiği mücadelenin en güçlü taraflarından biri, kendisine inanan insanlarla kurduğu gönül bağıdır.
O bağ koparılırsa geriye sadece siyasi organizasyon kalır.
Oysa dava, organizasyondan ibaret değildir.
Dava gönüldür.
Dava sadakattir.
Dava zor günde belli olur.
Dava, gücün değil karakterin sınandığı yerdir.
Bu nedenle bugün bazı makam sahiplerinin aynaya bakıp kendilerine şu soruyu sormaları gerekiyor:
"Ben bugün oturduğum yerde, dün bu mücadeleyi veren insanlara ne kadar vefalıyım?"
Cevap vermek zor olabilir.
Ama bazen insanın en zor konuşması gereken kişi, karşısındaki değil, aynadaki kendisidir.
***
Ben hâlâ inanıyorum.
Bu hareketin içinde hâlâ samimi insanlar var.
Hâlâ davaya gönül vermiş insanlar var.
Hâlâ makamdan önce memleketi düşünen insanlar var.
Hâlâ Recep Tayyip Erdoğan'ın mücadelesini bir koltuk değil, bir dava olarak görenler var.
Fakat onların sesi duyulmalı.
Onların emeği görülmeli.
Onların kırgınlığı anlaşılmalı.
Çünkü sessizlik her zaman memnuniyet değildir.
Bazen sessizlik, kırılmış bir kalbin son cümlesidir.
***
Bugün sadece ARA SÖZ söylüyorum.
Kimse bunu SON SÖZ sanmasın.
Daha söylenecek çok şey var.
Daha sorulacak çok soru…
Daha anlatılacak çok hikâye…
Daha hatırlanacak çok isim…
Daha hesap sorulacak çok vicdan…
Ben bu davaya inanmış insanların hakkını, hatırını ve emeğini konuşmaya devam edeceğim.
Çünkü insan bazen susarak huzur bulur.
Bazen de konuşmayarak kendi vicdanına ihanet eder.
Ben susmayı tercih etmiyorum.
Çünkü bu hikâyenin SON SÖZ'ü henüz söylenmedi.
Bu sadece ARA SÖZ…
SON SÖZ?
O daha sonra…
Murat İLERİ