İnsan kendisiyle savaşırken en büyük yenilgiyi ne zaman alır,biliyor musunuz?

Bir sabah uyandığında aynadaki yüzün hâlâ sana ait olduğu hâlde, gözlerinin içindeki insanı tanıyamadığında...

Asıl yenilgi budur.

Kendinden vazgeçmek bir anda olmaz.İnsan, ruhunu bir gecede terk etmez.Önce küçük şeylerden başlar.Bir zamanlar uğruna kavga ettiği doğrulardan susarak geçer. İçine sinmeyen haksızlıklara gözlerini kapatır. Sevdiği insanların değişmesine alışır. Sonra kendi değişimine...

Bir gün fark eder ki, eskiden öfkelendiği şeylere artık yalnızca omuz silkiyor.

İşte insanın kendisiyle arasındaki mesafe tam o gün açılır.

Çocukluğumuzun sokakları neden yıllar geçtikçe küçülür?

Belki sokaklar küçülmemiştir.Biz büyürken içimizdeki dünya eksilmiştir.

Bir zamanlar akşam karanlığında eve çağıran annemizin sesi gelir kulağımıza.Eski bir kapının gıcırtısı, sobanın üzerinde kaynayan çayın kokusu,duvarın dibinde unutulmuş bir oyuncak düşer aklımıza.Bir evin penceresinden sızan ışık,yıllar önce kaybettiğimiz birinin yüzüne dönüşür.

Özlem dediğimiz şey biraz da budur.

Geri dönemeyeceğimizi bildiğimiz yerlere içimizden yolculuk etmek...

Bazı insanlar da böyledir.

Hayatımızdan çıkarlar ama hafızamızdan çıkamazlar.

Bir şarkının içinde yeniden karşımıza çıkarlar.Yağmurun cama vuruşunda seslerini duyarız. Kalabalık bir caddede yürürken hiç tanımadığımız birinin bakışında onların gözlerini görürüz.

Aşk bazen kavuşmak değildir.

Aşk,artık dokunamayacağını bildiğin bir insanın hâlâ kalbinin en sessiz yerinde yaşamaya devam etmesidir.

Belki de insanın en ağır yalnızlığı, sevdiği kişiyi kaybetmek değil, onunla birlikte kendisinin bir parçasını da kaybetmesidir.

Sonra hayat bizi sınamaya başlar.

Adaletin eğildiğini, hukukun sustuğunu görürüz.

Doğruyu söyleyenin suçlandığı,yüksek sesle yalan söyleyenin haklı sanıldığı zamanlar vardır.Gerçeğin kapının önünde bekletildiği, cehaletin salonda başköşeye oturtulduğu günler...

İnsan böyle zamanlarda yalnızca dünyayla değil,kendi vicdanıyla da mücadele eder.

“Buna nasıl izin veriyorum?” diye sorar kendine.

Sonra başka bir ses gelir içinden:

“Ne değiştirebilirsin ki?”

İşte en tehlikeli cümle budur.

Çünkü insanı kötülükten önce çaresizlik teslim alır.

İnsan,sürekli maruz kaldığı çaresizlik karşısında bir süre sonra mücadele etmeyi bırakabilir. Önce yorulur, sonra kabullenir,en sonunda da kabullendiği şeyi normal sanmaya başlar.

Ruhun teslimiyeti sessiz gerçekleşir.

Çığlık atmaz.

Kapıyı çarpıp çıkmaz.

Sadece biraz daha susarsın.

Biraz daha içine kapanırsın.

Biraz daha az beklersin.

Biraz daha az seversin.

Sonunda hiçbir şey seni eskisi kadar incitmez.

İnsan bunu iyileşmek zanneder.

Oysa bazen acının azalması, yaranın kapanması değil; kalbin uyuşmasıdır.

Felsefenin asırlardır sorduğu o büyük soru burada yeniden karşımıza çıkar:

İnsan kendi hayatının sahibi midir, yoksa yaşadıkları tarafından şekillendirilen bir varlık mı?

Belki ikisi de...

Çünkü hayat bize her zaman istediğimiz kartları dağıtmaz. Fakat elimizde kalan kartlarla nasıl oynayacağımız konusunda hâlâ bir seçim hakkımız vardır.

Kendinle savaşını kaybetmek, düşmek değildir.

Düşmek herkesin başına gelir.

Asıl kayıp, düştüğün yerden kalkmayı artık istememektir.

Bazen insanın saklanacak tek yeri çocukluğudur.

Eski bir evin hayalinde...

Annesinin sesinde...

Babasının ellerinde...

İlk aşkının gözlerinde...

Henüz kimsenin seni kırmadığı o yıllarda.

İnsan büyüdükçe çocukluğuna özlem duyar. Çünkü çocukluk yalnızca yaşımızın küçük olduğu dönem değildir; dünyaya henüz tamamen güvenimizi kaybetmediğimiz zamandır.

Sonra hayat gelir.

Bazılarını uğurlarız.

Bazılarını toprağa veririz.

Bazılarından kendi isteğimizle uzaklaşırız.

Bazıları ise hiçbir açıklama yapmadan hayatımızdan çıkar.

Geriye yalnızca hatıralar kalır.

Hatıralar tuhaftır.

Bazen bir fotoğraf kadar sessiz, bazen bir yara kadar canlıdır.

İnsan geçmişini değiştiremez. Fakat geçmişinin içinde nasıl yaşayacağını seçebilir.

Ben artık şuna inanıyorum:

İnsanın kendisiyle yaptığı savaşın kazananı olmaz.

Çünkü karşındaki de sensin, yaralanan da...

Kaybeden de sensin, ayağa kalkacak olan da...

Belki mesele kendimizi yenmek değildir.

Mesele, içimizde hâlâ iyi kalmak isteyen o küçük sesi susturmamaktır.

Haksızlık karşısında titreyen vicdanı...

Sevdiğini özleyen kalbi...

Gidenin ardından hâlâ bir pencereye bakan gözleri...

Çocukluğunun sokağını hatırlayan hafızayı...

Bir gün her şeyin daha güzel olabileceğine inanan o inatçı tarafımızı...

Çünkü insanın içinde ne kadar karanlık olursa olsun, küçücük bir ışık mutlaka kalır.

Bazen bir insan olur o ışık.

Bazen bir aşk.

Bazen yıllardır görmediğin bir dostun sesi...

Bazen de gecenin en sessiz saatinde kendine verdiğin küçük bir söz:

“Henüz bitmedi.”

Belki de hayat tam burada yeniden başlar.

İnsan kendini kaybettiği yerde değil, kendini yeniden aramaya cesaret ettiği yerde doğar.

Geçmişin kapısını açarsın.

İçeride çocukluğun duruyordur.

Bir köşede eski bir aşk...

Pencerede yarım kalmış bir özlem...

Masada hiç söylenmemiş cümleler...

Hepsine bakarsın.

Sonra yavaşça kapıyı kapatırsın.

Çünkü bazı yerlere geri dönülmez.

Bazı insanlara yeniden sarılınmaz.

Bazı aşklar ikinci kez yaşanmaz.

Fakat insan yine de yoluna devam eder.

Kalbi kırık olabilir.

Ruhu yorgun olabilir.

Gözlerinde yılların izi bulunabilir.

Yine de yürür.

Çünkü bazen hayatta kalmak, büyük zaferler kazanmak değildir.

Bazen yalnızca sabaha kadar dayanabilmektir.

Bazen aynaya bakıp hâlâ kendini tanıyabilmektir.

Bazen bütün dünyanın yanlış olduğunu düşündüğün bir gecede, kendi doğrunu kaybetmemektir.

Kendinle savaşını kaybetmek budur.

Kendi sesini, başkalarının gürültüsü içinde yavaş yavaş unutmak...

Kendini, başkalarının kurduğu hayatın içinde kaybetmek...

Sevmekten, güvenmekten, umut etmekten vazgeçmek...

Fakat insanın içinde bir yer vardır ki hiçbir zulüm oraya tamamen ulaşamaz.

Orada çocukluğumuz durur.

Orada ilk aşkımızın heyecanı...

Orada kaybettiklerimizin hatırası...

Orada hâlâ adaletin mümkün olduğuna inanan o saf tarafımız...

Orada, bütün yenilgilerimize rağmen, yaşamaya devam eden biz...

Belki bütün mesele, o son kapıyı kapatmamak.

Çünkü insan kendini tamamen kaybettiğini düşündüğü anda bile, bazen içinden bir ses yükselir:

“Dön.”

“Henüz çok geç değil.”

İnsan bazen bütün dünyayı değiştiremez.

Fakat kendi içindeki karanlığa bir mum yakabilir.

Belki de gerçek özgürlük budur.

Kendine yeniden kavuşmak...

Kendi yaralarını tanımak...

Kaybettiklerini sevgiyle uğurlamak...

Özlediklerini kalbinin en güzel yerine koymak...

Sonra başını kaldırıp, bütün yaşanmışlıklara rağmen hayata yeniden bakmak.

Çünkü bazı insanlar yaşlanır.

Bazıları ise sadece büyür.

Bir de ruhunun içinde çocuk kalmayı başarabilenler vardır.

Onlar, bütün kayıplara rağmen sevmeyi unutmaz.

İşte onlar gerçekten yenilmemiştir.

Murat İLERİ