Bazı insanlar hayatımıza bir kapı gibi girer. Sessizce açılırlar.
İçeri biraz ışık, biraz sıcaklık, biraz da kendilerinden bırakırlar.
Sonra giderler.
İnsan en çok da buna şaşırır.
Bir zamanlar dünyasının ortasında duran birinin, bir sabah dünyanın dışında kalmasına…
Oysa gitmek de hayatın bir dilidir.
Her gidenin ardından koşulmaz.
Bazı yolların sonuna kadar yürünür, bazı yolların başında dönülür. Çünkü insanın kendine duyduğu saygı, bazen bir başkasına duyduğu sevgiden daha ağır basmalıdır.
Kalmak isteyen bir insan için bahane gerekmez.
Gitmek isteyen içinse hiçbir kapı yeterince kapalı değildir.
Belki de olgunlaşmak dediğimiz şey budur:
Kimin elini tutacağını değil, hangi eli ne zaman bırakacağını öğrenmek.
Çünkü insan herkesi yanında taşımaya çalışırsa bir süre sonra kendi ruhuna yer kalmaz.
Değer vermek güzeldir.
Fakat kendini eksilterek verilen değer, sevgi olmaktan çıkar; sessiz bir teslimiyete dönüşür.
Bir başkasının gözünde büyümek için kendini küçültmemelisin.
Seni görmeyene kendini anlatmak,
duymayana sesini yükseltmek,
gitmek isteyene yolunu kapatmak…
Bunların hiçbiri sevginin büyüklüğü değildir.
Bazen insan, sevdiği kişiyi değil, onun yanında kendisi olabilme ihtimalini özler.
Asıl acı da burada başlar.
Çünkü bazı ayrılıklar bir insanı hayatımızdan çıkarmaz yalnızca; onunla birlikte kurduğumuz geleceği de alıp götürür.
Bir ev hayali.
Bir masa.
İki sandalye.
Akşamüstü içilecek bir çay.
Belki pencerenin önünde unutulmuş bir kitap…
İnsan bazen bir insanı değil, hiç yaşanmamış bir hayatı özler.
Felsefenin en eski sorularından biri belki de budur:
İnsan gerçekten kaybettiği şeyi mi özler, yoksa onunla birlikte kaybettiği kendisini mi?
Psikoloji bize şunu hatırlatır: Zihin, tamamlanmamış hikâyeleri kolay kolay terk etmez. Sonu gelmeyen cümleleri yıllarca içinde taşır. Bu yüzden bazı insanlar hayatımızdan yıllar önce çıkmış olsa bile, içimizde hâlâ onlarla konuşuruz.
Fakat bir gün o konuşma susar.
İşte insanın iyileşmesi biraz da o sessizlikte başlar.
Sonra denize bakarsın.
Dalgaların kıyıya her gelişinde başka bir şey anlattığını fark edersin. Deniz, hiçbir dalgasını geri çağırmaz. Gelen gelir, dokunur, köpürür ve çekilir.
Deniz bundan dolayı eksilmez.
İnsan da eksilmemeli.
Gidenin ardından bütün hayatını kıyıya bağlamamalı.
Bir gemi uzaklaştı diye deniz bitmez.
Sevgi varsa seveceksin.
Ama sevginin içinde kendini de koruyacaksın.
Düşeceksin.
Dizlerin kanayacak.
Bazı geceler kimseye anlatamadığın şeyleri yastığa söyleyeceksin.
Sonra sabah olacak.
Çünkü hayat, insanın acısını önemsemeden devam eder.
Güneş yine doğar.
Fırınlar yine ekmek kokar.
Bir çocuk okul yolunda koşar.
Bir kadın saçlarını tarar.
Bir adam cebindeki son parayla çay söyler.
Dünya, senin kalbin kırıldı diye durmaz.
Belki de insanın en büyük sınavı budur:
Kendi yıkıntılarının arasında yeniden bir hayat kurabilmek.
Korkarsan kork.
Ama korkunun seni yönetmesine izin verme.
Çünkü hayatı yalnızca güvenli kıyılardan seyredersen, denizin ne kadar büyük olduğunu hiçbir zaman öğrenemezsin.
Bazı yaralar kapanır.
Bazıları iz bırakır.
İz bırakması, yaranın hâlâ kanadığı anlamına gelmez.
Bir gün geriye dönüp baktığında anlayacaksın:
Bazı insanlar seni terk etmedi.
Sadece hayatındaki yerlerini tamamladılar.
Bazı kapılar yüzüne kapanmadı.
Seni başka bir yola çevirdi.
Bazı vedalar seni yalnız bırakmadı.
Sana kendini bıraktı.
O gün, kimsenin ardından “kal” demeyeceksin.
Çünkü artık biliyor olacaksın:
Gitmek isteyenin yolu açık olmalı.
Kalmak isteyenin kalbi.
Seninse başın dik olmalı.
İnsan bazen birini kaybederek değil, kendini yeniden bularak kazanır.
Belki hayatın en güzel tarafı da budur.
Giden gider.
Gece geçer.
Deniz susar.
Sabah olur.
Sen yine yürürsün.
Bu kez kimsenin peşinden değil…
Kendine doğru.
Murat İLERİ