Kadir kıymet bilmeyen bir zamana uyandık.
Telefonların ışığı yüzümüzü aydınlatıyor ama birbirimizin gözlerine bakmayı unuttuk. Parmaklarımız ekranlarda dolaşırken kalplerimiz birbirinden uzaklaştı.
Bir mesajın iki mavi tikini,bir insanın gözlerindeki hüznün önüne koyduk.Sevgiyi birkaç kelimeye, dostluğu birkaç beğeniye, mutluluğu gösterişli fotoğraflara sığdırdık.
Sonra da adına hayat dedik.
Oysa hayat, ekranda kayan görüntüler kadar hızlı değildi.
Hayat;akşamüstü bir sokağın sessizliğinde,eski bir şarkının ansızın içimize düşmesinde, yıllardır görmediğimiz birinin adını duyunca kalbimizin sebepsizce sızlamasındaydı.
Biz bunları unuttuk.
Belki de en büyük kaybımız buydu.
İnsan,kendisini kaybettiğini çoğu zaman kalabalıkların içinde fark eder. Çünkü yalnızlık, etrafta kimsenin olmaması değildir. Asıl yalnızlık, etrafında yüzlerce insan varken içindeki cümleyi anlatacak tek bir yürek bulamamaktır.
Kimi maviliklerde aradı huzuru.
Kimi papatyanın yapraklarında.
Kimi fallara, yıldızlara, tesadüflere sığındı.
Kimse dönüp kendi yüreğine sormadı:
“Sen ne istiyorsun?”
Çünkü insanın kendi kalbine hesap vermesi, başkasına hesap vermesinden daha zordur.
Çıkarın peşine takılmış bir çağın içinde yaşıyoruz. İnsanları insan oldukları için değil, bize ne sağlayacakları için seviyoruz.İşimize yarıyorsa yanımızda tutuyor, yükümüzü ağırlaştırıyorsa sessizce hayatımızdan çıkarıyoruz.
Bir zamanlar insanın değeri vardı.
Şimdi faydası var.
Bir zamanlar “iyi misin?” sorusu vardı.
Şimdi “ne işime yararsın?” hesabı var.
Psikolojinin bize söylediği en acı gerçeklerden biri belki de şu: İnsan, sürekli kendisini başkalarının gözünden görmeye başladığında kendi sesini duyamaz hale gelir.
Biz de öyle olduk.
Başkasının alkışına göre güldük.
Başkasının sevgisine göre değer biçtik kendimize.
Başkasının hayatına bakıp kendi hayatımızı eksik sandık.
Sonra içimizde kocaman bir boşluk büyüdü.
Felsefe bize yüzyıllardır aynı soruyu soruyor:
“Nasıl yaşamalı?”
Biz ise bu sorunun cevabını sahip olduklarımızda aradık.
Daha çok para…
Daha güzel ev…
Daha pahalı telefon…
Daha fazla takipçi…
Daha çok görünür olmak…
Oysa insanın asıl zenginliği, gece başını yastığa koyduğunda vicdanının yanında olmasıdır.
Gerisi biraz gürültüdür.
Biraz gösteriş.
Biraz da zamanın bize oynadığı eski bir oyun.
Eylül geldi.
Takvim yaprakları sarardı.
Kaldırımları sararan yapraklar süslüyor.
Sanki ağaçlar, zamanı bizden daha iyi anlamış gibi, tutunamadıkları her şeyi sessizce bırakıyor.
Belki de hayatın en büyük bilgeliği budur:
Her şeyi tutmaya çalışmamak.
Bazı insanlar gidecek.
Bazı aşklar bitecek.
Bazı dostluklar susacak.
Bazı hayaller toprağın altında kalacak.
İnsan bütün bunlara rağmen yürümeyi öğrenecek.
Çünkü hayat, yalnızca sevincin değil,acının, kaybın, özlemin ve vedanın da hikâyesidir.
Bugün varız.
Yarın belki yokuz.
Bunu bilerek hâlâ birbirimizi kırabiliyoruz.
Hâlâ sevdiğimizi söylemek için doğru zamanı bekliyoruz.
Hâlâ “nasıl olsa sonra söylerim” diyoruz.
Oysa bazı “sonra”lar hiç gelmez.
Bazı kapılar bir daha açılmaz.
Bazı insanlar son kez sarıldığımızı bilmeden hayatımızdan çıkar.
Sonra bir gün,Eylül gibi ansızın gelir hüzün.
Bir yaprak düşer önümüze.
Bir şarkı çalar.
Bir koku gelir uzaklardan.
Bir isim geçer aklımızdan.
İşte o zaman anlarsın.
Değer vermediğin şeyin değil, değerini geç fark ettiğin şeyin acısıdır insanı yakan.
Yüreğin yangın yerine döner.
Gözyaşların söyleyemediğin bütün cümlelerin yerine geçer.
İçinden yalnızca şu geçer:
“Keşke…”
Ama hayat keşkelere merhamet etmez.
Bu yüzden seviyorsan söyle.
Özlediysen ara.
Kırdıysan gönül al.
Değer veriyorsan belli et.
Çünkü insan, çoğu zaman kaybettikten sonra anlıyor bir şeyin kıymetini.
Bir gün elinden kayıp giden bir insanın ardından bakarken,dünyanın bütün zenginliklerinin tek bir “keşke” kadar bile değer taşımadığını fark edebilirsin.
Eylül bunun için gelir belki de.
Bize zamanı hatırlatmak için.
Sararan yapraklarıyla, serinleyen akşamlarıyla, içimize çöken o tarifsiz hüzünle fısıldar:
“Her şey geçiyor.”
Gençlik geçiyor.
Güzellik geçiyor.
Para geçiyor.
Şöhret geçiyor.
Öfke geçiyor.
Hayat geçiyor.
Geriye ne kalıyor biliyor musun?
Bir insanın başka bir insanın yüreğinde bıraktığı iz.
Bir iyilik.
Bir güzel söz.
Bir vefa.
Bir dua.
Bir de sevgi…
Gerisi,rüzgârın savurduğu yapraklar gibi.
Öyleyse unutma iki gözüm;
Bu dünyada bize verilen en büyük nimet, bir insanı gerçekten sevebilmektir.
Çünkü biz,bir sevdiğimize kurban ettik her şeyi.
Belki de hayatın bütün sırrı buydu.
Geri kalan her şey, Eylül rüzgârında savrulan sarı bir yapraktan ibaretti.
Murat İLERİ