Hüznün duvarlarında,sıvası dökülmüş soğuk bir odadan yazıyordum bu satırları.

Eylül fırtınasına yakalanmıştık.

12 Eylül,yalnızca bir darbe değildi bizim için.Bir milletin üzerine çöken karanlıktı. Geceleri kapılar çalınıyor,insanlar gözaltına alınıyor, ülkücü gençler zindanlara dolduruluyordu.

Milliyetçi hareketin başbuğu liderimiz Alparslan Türkeş tutuklanmıştı.

Ardından darağaçları kuruldu.

Genç ülkücüler birer birer idam sehpasına gönderiliyordu. Mustafa Pehlivanoğlu'nun adı,İlyas Has'ın adı ve daha nice ülkücü şehidin adı, o karanlık yılların hafızamıza kazınmış yaraları olarak kaldı.

Mamak'ın soğuk duvarları, Ulucanlar'ın ağır kapıları nice gençliğin sesini içine gömdü.

Kimi darağacında son nefesini verdi.

Kimi yıllarını zindanlarda bıraktı.

Kimi ise ömrünün sonuna kadar taşıyacağı yaralarla çıktı dışarı.

Biz dağılmıştık dört bir yana.

Fakat ülkümüz dağılmamıştı.

Çünkü bazı davalar insanın elinden alınamaz.Onları kalbinden söküp atmak için yalnızca bedeni değil,ruhu da hapsetmek gerekir.

Düşünmek suçtu.

Düşündüğünü yazmak daha büyük suçtu.

Ben de kara kalemle beyaz kâğıdın arasında ilk suçumu işledim.

Yazdım.

Bir sevgilim vardı elbette...

Ama ona da ulaşmak kavuşmak da imkansızdı.

Geceleri onu düşünürken, bir yandan da memleketi düşünüyordum. Onun ellerini tutamadığım gibi, özgürlüğün kapısını da tutamıyordum.

Sevgili uzaktı.

Memleket uzaktı.

Özgürlük uzaktı.

Üçü de aynı hasretin içinde birbirine karışmıştı.

Bir gece vakti, sevgilinin elleri yerine soğuk kelepçeler sardı bileklerimi.

Sonra soğuk ranzalar...

Demir kapılar...

Kilit sesleri...

İnsan cezaevinde yalnızca bedeninin değil,zamanının da mahkûmu olur.

Fakat ruhun bir sırrı vardır:

Beden duvarların ardında tutulabilir; Ülkü tutulamaz.

Ben özgürlüğü orada öğrendim.

Bir pencerenin demirleri arasından görünen birkaç santimlik masmavi gökyüzü,koca bir memleket kadar büyüktü gözümde.

O gökyüzüne bakarken bazen sevgiliyi de düşünürdüm.

“Acaba o da beni düşünüyor mudur?” diye geçirdim içimden.

Sonra aslan anamı...

Sonra memleketi...

Sonra darağaçlarında yarım kalan genç hayatları...

İnsan bazı geceler ağlamaz.

Sadece susar.

Çünkü bazı acıların gözyaşı yoktur.

12 Eylül'ün karanlığı da böyleydi.

Bir neslin gençliğini aldı.

Bir neslin sevdalarını yarım bıraktı.

Bir neslin mektuplarını cevapsız bıraktı.

Kimi sevgilisine kavuşamadı.

Kimi annesinin elini bir daha tutamadı.

Kimi vatanına dair kurduğu hayalleri demir kapıların ardında büyüttü.

Benim de tek umudum vardı:

Uğruna şiirler yazdığım masmavi gökyüzü.

Mahpusluk saydığım günleri, gün gelecek özgürlüğe kavuşacağım günlere sayacaktım.

Eylül geçti.

Fırtına dindi.

Fakat bazı geceler insanın içinde yıllarca sürer.

Bazı kelepçeler bilekten çıkar,izi ruhta kalır.

Bazı sevdalar kavuşamadan büyür.

Bazı şehitler ise toprağa değil, milletin hafızasına gömülür.

Bugün hâlâ gökyüzüne bakıyorum.

O gün demir parmaklıkların arasından baktığım gökyüzüne...

Bir yanım hâlâ o sevgiliyi özlüyor.

Bir yanım hâlâ o günlerin hesabını soruyor.

Bir yanım ise başını kaldırıp aynı gökyüzüne bakıyor ve şunu söylüyor:

Biz yenilmedik.

Bizi dört bir yana savurdular.

Ama Ülkümüzü savuramadılar.

Sevdalarımızı yarım bıraktılar.

Ama vatan sevgimizi yarım bırakamadılar.

Darağaçları kurdular.

Ama Ülkücünün yüreğindeki Türk-İslam ülküsünü asamadılar.

Çünkü bazı insanlar ölür.

Bazı insanlar yaşar.

Fakat bazı insanlar, uğruna öldükleri ülküyle sonsuza kadar yaşamaya devam eder.

Eylül fırtınası bizi savurdu.

Ama gökyüzünü ve Turan Sevdamızı bizden alamadı.

Murat İLERİ