İnsan gerçekten yalnız yaşayabilir miydi? Belki de insanlık tarihinin en büyük yanılgısı, insanı tek başına duran bir varlık sanmaktı.

Oysa insan dünyaya geldiği ilk anda yenilmiş gibidir.

Bir tay doğar, kısa süre sonra ayağa kalkar.
Bir kuş kanatlarını öğrenir.
Bir ceylan tehlikeyi sezer, sürüsünün peşinden koşar.

İnsan yavrusu ise yıllarca bir başka insanın ellerine muhtaçtır.

Beslenmek için birine ihtiyaç duyar.
Korktuğunda sarılacak bir göğse…
Düştüğünde kaldıracak bir ele…
Ağladığında sesini anlayacak bir kalbe…

Belki de insanın bütün hikâyesi burada başlar.

Muhtaç olmakta.

Sonra insan büyür.

Ayağa kalkar.

Konuşmayı öğrenir.

Dünyayı değiştirecek aletler yapar.

Ateşi yakar, toprağı işler, şehirler kurar, gökyüzüne uzanır.

Fakat bütün bu büyük başarıların altında, kimsenin kolay kolay görmek istemediği eski bir gerçek vardır:

İnsan, başka bir insana ihtiyaç duyar.

Çünkü insan yalnızca beden değildir.

İnsan, anlaşılmak isteyen bir ruhtur.

---

Belki empati dediğimiz şey de tam burada doğdu.

Bir insanın yüzüne bakıp, söylemediği cümleyi anlayabilmek…

Sesindeki titremeden korkusunu sezebilmek…

Gülümsemesinin arkasındaki hüznü fark edebilmek…

"İyiyim." diyen birinin aslında hiç iyi olmadığını hissedebilmek…

Empati biraz da budur.

Başkasının hayatına kısa bir süreliğine misafir olmak.

Onun gözlerinden dünyaya bakmaya çalışmak.

Onun yarasını kendi bedeninde hissetmek değil belki…

Ama o yaranın ne kadar derin olabileceğini anlamaya çalışmak.

Çünkü insanın en büyük yalnızlığı, çevresinde kimsenin olmaması değildir.

İnsanın en büyük yalnızlığı, çevresinde insanlar olduğu hâlde anlaşılmamaktır.

---

Psikoloji bize insanın yalnızca fiziksel ihtiyaçlarla yaşamadığını söylüyor.

Güvenmek ister.

Ait olmak ister.

Değer görmek ister.

Sevilmek ister.

Dinlenmek ister.

Bazen de sadece birinin karşısına oturup hiçbir şey söylemeden anlaşılmak ister.

Çünkü bazı yaraların ilacı kelimeler değildir.

Bazen bir bakıştır.

Bazen bir el omuzdadır.

Bazen de "Ben buradayım." cümlesidir.

İşte toplum dediğimiz şey de belki böyle küçük "Ben buradayım." cümlelerinin büyüyerek bir medeniyete dönüşmesidir.

Bir anne çocuğunun ağlamasını duyduğunda…

Bir komşu kapısını çalıp "Bir ihtiyacın var mı?" dediğinde…

Bir doktor hastasının korkusunu fark ettiğinde…

Bir öğretmen öğrencisinin gözlerindeki umutsuzluğu gördüğünde…

Bir insan hiç tanımadığı başka bir insanın acısına el uzattığında…

Toplum biraz daha insan olur.

---

Fakat empati ile acımak aynı şey değildir.

Acımak bazen insanı yukarıya, karşısındakini aşağıya koyar.

Empati ise insanı aynı hizaya getirir.

Acımak:

"Senin başına gelmiş."

der.

Empati ise:

"Senin başına gelen, bir gün benim de başıma gelebilirdi."

diye düşünür.

Aradaki fark küçücük görünür.

Fakat insanlık açısından uçurum kadar büyüktür.

Çünkü karşımızdaki insanı kendimizden biri olarak gördüğümüz anda onun acısı artık yabancı bir acı olmaktan çıkar.

---

Fakat insan ruhunun karanlık bir tarafı da vardır.

Empati her zaman adil değildir.

İnsan bazen kendi çocuğunun gözyaşına dayanamazken, başka bir çocuğun ağlayışını görmezden gelebilir.

Kendi mahallesindeki yoksula yardım ederken başka bir yerdeki yoksulluğu unutabilir.

Kendisiyle aynı düşünen insanın acısını büyütürken, karşıt düşüncedeki insanın acısını küçümseyebilir.

Demek ki empati bile insanın elinde kirlenebilir.

Çünkü insan, çoğu zaman başkasını anlamadan önce kendisini haklı çıkarmayı öğrenir.

Belki de dünyanın en büyük savaşları silahlarla başlamamıştır.

Önce zihinlerde başlamıştır.

Önce insanlar birbirlerinin hikâyelerini dinlemeyi bırakmıştır.

Sonra birbirlerine isim vermişlerdir.

"Onlar."

"Biz."

"Düşman."

"Yabancı."

Ve insan, karşısındakinin insan olduğunu unuttuğu gün, kötülüğün kapısını aralamıştır.

---

Belki medeniyet dediğimiz şey yalnızca yüksek binalar, büyük yollar, hızlı arabalar ve gelişmiş makineler değildir.

Medeniyet biraz da başkasının acısı karşısında durabilmektir.

Bir yaşlının yalnızlığını fark etmektir.

Bir çocuğun korkusunu küçümsememektir.

Bir işçinin yorgunluğunu görmektir.

Bir annenin sessizliğinin ardındaki yükü anlayabilmektir.

Bir insanın yüzündeki gülümsemenin altında sakladığı hikâyeyi merak etmektir.

Çünkü herkesin içinde kimsenin bilmediği bir hikâye vardır.

Bazılarının hikâyesi yüksek sesle anlatılır.

Bazıları ise ömrü boyunca susar.

---

Belki de insanı insan yapan şey, hiç düşmemesi değildir.

Düştüğünde bir başkasının elini tutabilmesidir.

Belki gerçek güç, başkasını yenmek değil…

Başkasının acısını anlayabilecek kadar kendini unutabilmektir.

Çünkü insan, yalnız doğar.

Ama yalnız kalabilmek için yaratılmamıştır.

Bir kalbe ihtiyaç duyar.

Bir sese.

Bir dosta.

Bir sevgiliye.

Bir evladın sarılışına.

Bazen de hiç tanımadığı bir insanın "Geçmiş olsun." demesine…

Ve hayat bütün gürültüsüyle üzerimize gelirken, insanın içinde hep aynı sessiz soru yankılanır:

"Beni gerçekten anlayan biri var mı?"

Belki de bütün felsefenin, psikolojinin ve edebiyatın yıllardır farklı cümlelerle sorduğu soru budur.

İnsan neden sever?

Neden bağlanır?

Neden özler?

Neden incinir?

Neden affeder?

Neden bir başkasının gözyaşı kendi yüreğine dokunur?

Çünkü insan, sandığımız kadar yalnız değildir.

İçimizde başkalarından kalan sesler vardır.

Annemizin sesi…

Babamızın bakışı…

Çocukluğumuzun kokusu…

Kaybettiklerimizin hatırası…

Sevdiklerimizin gülüşü…

Ve yıllar geçse de içimizden silinmeyen bazı insanların ayak izleri…

Belki de insan dediğimiz varlık, hayat boyunca kendisini değil, birbirini arar.

Kimi bunu aşk sanır.

Kimi dostluk.

Kimi merhamet.

Kimi vicdan.

Kimi de empati der.

Ben ise başka bir isim vermek isterim:

İnsan kalma mücadelesi.

Çünkü bu dünyada insan olmak kolay değildir.

Ama başka bir insanın acısını anlayabildiğimiz her an, karanlığın içinden küçük bir ışık geçer.

Ve belki insanlık, hâlâ o küçücük ışığın peşinden yürümektedir.

Murat İLERİ