İnsan en çok kendinden kaçarken yorulur. Sokaklar, kalabalıklar,yüzler… Hepsi birer perde aslında.
Herkes bir şeylerin peşinde koşuyor gibi görünür ama çoğu,kendi içindeki boşluğu yakalamamak için hızlanıyor sadece.
Bir akşamüstü fark ediyorsun bunu. Şehir susmuyor ama senin içinde bir sessizlik büyüyor. Gürültünün ortasında yankılanan o tuhaf boşluk…
İşte orada karşılaşıyorsun kendinle.
Kaçtığın, susturduğun, görmezden geldiğin kim varsa, hepsi tek tek çıkıyor karşına.
İnsan kendine karşı acımasızdır Reis. Başkalarına gösterdiği merhameti kendinden esirger. Hata yaptığında affetmez, düştüğünde el uzatmaz kendine. Oysa en çok da kendi şefkatine muhtaçtır.
Çünkü insanın içindeki en derin yara,başkasının açtığı değil; kendi inkâr ettiği yaradır.
Sıradan olmak…
Ne tuhaf bir korku. Herkes özel olmak için çırpınırken, aslında en büyük özgürlük gözden düşmeyi göze alabilmektir. Kalabalığın alkışına ihtiyaç duymadan yürüyebilmek. Bir köşede kimse görmeden gülümseyebilmek. Hayat bazen en çok orada,
kimsenin bakmadığı yerde saklanır.
Korkular… Çocukluktan kalma karanlık odalar gibi. Kapıyı kapattığını sanırsın ama içeride hâlâ bir şeyler kıpırdar.
İnsan büyür ama o odalar büyümez. Cesaret dediğin şey de kapıyı kırmak değil aslında;o kapıyı yavaşça açıp içeri bakabilmektir.
Bir yağmur başlar sonra.
Sokaklar ıslanır, insanlar hızlanır, hayat kendini kurtarmaya çalışır. Sen durursun. Islanırsın.
Belki gözlerinden akanla yağmur birbirine karışır. Kimse anlamaz. Zaten en sahici hikâyeler,kimsenin anlamadığı anlarda yazılır.
İnsan kendine dokunmayı unuttuğunda,dünya da ona yabancılaşır. O yüzden bazen hiçbir şey yapmadan oturmalı. İçinden geçenleri dinlemeli.Orada bir çocuk var hâlâ. Neşesi yarım kalmış, hayalleri ertelenmiş,sesi kısılmış bir çocuk… Onu bulduğunda anlarsın:Hayat aslında hiç gitmemiş.
Sadece sen yolunu kaybetmişsin.
Belki de bütün mesele bu...
Dünyayı değiştirmek değil,
Kendi içindeki karanlıkla tanışacak kadar cesur olabilmek.
Murat İLERİ
