Uzun zaman hayatın eksik,dünyanın karanlık,insanların yorgun olduğuna inandım.
Gördüğüm her gölgeyi hakikat sandım,yaşadığım her eksilmeyi kader diye kabullendim. İçimde tarif edemediğim bir özlem vardı ama neyi özlediğimi bilmiyordum.
Sanki bir yere aitmişim de oradan uzak düşmüşüm gibi bir hâl taşıyordum. Aynı sokaklarda yürüyen,aynı binalarda yaşayan insanların benden daha aydınlık bir hayatı varmış gibi geliyordu.
Bu farkı önce adaletle tarttım, sonra şansla açıklamaya çalıştım. Zaman geçtikçe fark ettim ki mesele dünya değildi, mesele benim baktığım yerdi.
İnsan zihni tekrar eden manzaralara inanır,ruh alıştığı hâli gerçek sanır. Karanlığa uzun süre bakan biri,ışığın varlığını inkâr etmeye başlar. Tasavvuf ehlinin söylediği gibi perde dışarıda değil çoğu zaman insanın kendi içindedir.
Aranan şey uzakta değildir,insan ona sırtını dönmüştür. Özlem dediğimiz şey bazen bir kişiye değil,bir hâle,bir aslı hatırlayışa duyulur. Kavuşmak da çoğu zaman bir yere gitmek değil,yönünü hatırlamaktır.
Yerimi değiştirdiğimde dünya yerinde duruyordu,insanlar aynıydı,gürültü eksilmemişti.
İçeri giren ışık artmıştı sadece.
Bu küçük değişim ruhumda büyük bir karşılık buldu. Anladım ki insan bazen kavuşmayı dışarıda arıyor,oysa kavuşma içerde başlıyor.
Yol dediğimiz şey adımlardan önce niyetle açılıyor. Hayata kızmayı bıraktığım gün, sorularım da değişti. Hayat neden böyle demek yerine ben neye bakıyorum demeyi öğrendim. Çünkü dünya sabit dururken insanın yönü değişebiliyor. Çünkü özlem bazen bir çağrı,kavuşma ise o çağrıya dönüp bakabilme cesaretidir.
Murat İLERİ