Ereğli’de yeni organize sanayi bölgeleri için toplam 355 hektarlık alanın yer seçiminin onaylandığı haberi geldi.

**355 hektar diyorum… Abov!**

Dev alan, büyük hedef… İnsan şakayla karışık, “Ereğli, Zonguldak’ın TTK’sını da alsın, nüfusu da bir milyona dayasın bari!” demeden edemiyor. Şakası bir yana, bölgemizin üretimle büyümesine seviniriz. Ama gözümüz ister istemez Devrek’e dönüyor: **Biz geleceğimizi hangi temelin üzerine kuruyoruz?**

Bir süredir bölgede önemli bir işletmenin üretiminde yavaşlama yaşandığı, ardından Çin menşeli bir akü üretim ve tamir firmasıyla anlaşmaya yöneldiği konuşuluyor. Beraberinde daha fazla personel alınacağı söylentisi de var. Henüz doğrulanmış bilgi değil; fakat yeni istihdam ihtimali bile insana umut veriyor. Ticarette sektör değişir, yatırımın yönü değişir. Yeter ki çalışan kazansın, bölge kazansın.

Öte yandan bir tekstil atölyesinde ücretler nedeniyle iş bırakıldığı bilgisi de geliyor. Bunun da açıklığa kavuşması gerekiyor. Bizim buralarda iş bırakma haberlerine pek alışık değiliz. Demek ki yalnızca açılacak işyerlerini değil, mevcut işçinin sofrasını da konuşmalıyız.

Gelelim kendi sokaklarımıza…

Sayın Başkanım, hız kesiciler elbette gerekli. Trafik kurallarını hâlâ öğrenemeyenlere karşı bazen yolun kendisi öğretmen oluyor! Fakat iki köprü arasında sayabildiğimiz kadarıyla 12 hız kesici, bir de su kanallarından kaynaklanan beş ayrı sarsıntı noktası olunca insan soruyor: Bu işin daha dengeli bir yolu yok mu?

Yollardaki dubalar da ayrı mesele. Her köşeye bir engel koyarak düzen kurmaya çalışıyorsak, biraz da trafik alışkanlıklarımızı sorgulamalıyız.

Devrek’te özellikle pazartesi günü park etmek başlı başına çile. Hepimiz merkeze yakın, kolay ulaşılabilir bir yer istiyoruz. Fakat aylarca kıpırdamayan araçlar, bir işyerinin önüne aynı aileden peş peşe dizilen otomobiller diğer vatandaşın hakkını daraltıyor. Uzun süre kullanılmayan araçlar incelensin, ortak alanların birkaç kişinin otoparkına dönüşmesi önlensin.

Sonra “Hep eleştiriyorsun” denmesin. Yıkmadan, dökmeden çözüm arıyoruz.

Asıl meselemiz ise Devrek’in yarını.

Fikirlerine başvurduğum eski TSO genel sekreteri dostum uzun zamandır aynı şeyi söylüyor: **“Devrek, turizm ve eğitimle gelişir.”** Önceleri turizm kısmı bana pek inandırıcı gelmiyordu. Şimdi daha farklı düşünüyorum.

Safranbolu olamayabiliriz; ama kendi kimliği olan bir turizm şehri olabiliriz. Bastonumuz, kültürümüz, doğamız, geçmişimiz var. Tarihî bir kiliseye sahip çıkmak da inancımızdan bir şey eksiltmez. Tarih, bu toprakların hafızasıdır. Başka yerler bir efsaneyle merak uyandırırken biz elimizdeki gerçek değerleri neden değerlendiremiyoruz?

Devrek bir kültür, sanat ve eğitim şehri olabilir. Bunun için öğrenciyi şehrin misafiri, üniversiteyi de yalnızca tabelası olan bir kurum gibi görmekten vazgeçmeliyiz. Üniversiteyi geliştirmek için kurulan derneklerden de koltuklarını korumalarını değil; burs, staj, barınma ve proje üretmelerini beklemek hakkımız.

Çocuklarımızın hepsi kıymetli. Onları yetiştirip sonra başka şehirlere uğurlamakla yetinemeyiz.

Kaymakamın görev süresi dolar, memurun tayini çıkar. Ama biz burada yaşamaya devam ederiz.

Bu şehir, Devrek’te nefes alan herkesindir. Mum dibini aydınlatmıyor diye karanlığa razı gelecek değiliz. Yarın geç olmadan, bugün bu şehre sahip çıkalım.