Devrek bu hafta hareketliydi.
Festival vardı.
Konser vardı.
Halk oyunları vardı.
Sergiler vardı.
15 Temmuz programları vardı.
Şehir birkaç günlüğüne renk değiştirdi.
Uluslararası Devrek Baston ve Kültür Festivali başladı. Baston ustaları eserlerini sergiledi. Çocuklar eğlendi. Halk oyunları oynandı. Türküler söylendi. Işın Karaca ve Mehmet Erdem gibi sanatçılar festival programına renk kattı.
Güzel…
Festival elbette olsun.
Ama şimdi asıl soruyu soralım:
Festival bittiğinde Devrek’in elinde ne kaldı?
Esnaf ne kadar kazandı?
Şehre kaç kişi geldi?
Kaç turist geceyi Devrek’te geçirdi?
Baston kaç yeni müşteriye ulaştı?
Festival Devrek’i Türkiye’ye gerçekten tanıtabildi mi?
Yoksa üç gün eğlendik, ışıkları kapattık ve yeniden eski sorunlarımızla baş başa mı kaldık?
İşte basının sorması gereken soru budur.
DEVREK SADECE FESTİVALDEN İBARET DEĞİL
Bu hafta çok önemli başka gelişmeler de vardı.
Devrek’ten 31 kişilik bir halk oyunları topluluğu Kuzey Makedonya’ya giderek ilçemizi ve Türkiye’yi temsil etti.
Bu küçümsenecek bir olay değildir.
Bir ilçenin kültürünü başka bir ülkede temsil etmek, Devrek’in dünyaya açılan penceresidir.
Bir başka güzel haber ise tam 78 yıl öncesinden geldi.
Muzaffer Sarısözen’in 1948 yılında Devrek’ten derlediği bir türkü yeniden gün yüzüne çıktı.
Bir düşünün…
78 yıldır bir yerlerde bekleyen Devrek’in sesi yeniden duyuldu.
Belki de bazen geleceğe gitmek için önce geçmişimize dönüp bakmamız gerekiyor.
Çünkü şehir sadece betonla büyümez.
Hafızasıyla büyür.
Kültürüyle büyür.
Kimliğiyle büyür.
AMA ŞEHRİN BAŞKA BİR YÜZÜ DAHA VAR
Festival alanında müzik çalarken başka yerlerde acı vardı.
Devrek yollarında yine canlarımızı kaybettik.
Erkan Yirmibeş…
Eray Gündoğdu…
İki ayrı acı.
İki ayrı aile.
İki ayrı hayat.
Festival biter.
Sahne sökülür.
Işıklar kapanır.
Ama bir annenin evladının ardından yaktığı ağıt bitmez.
Bu nedenle Devrek’in gerçek gündemini sadece konser afişlerinden okuyamayız.
Yollarımız ne kadar güvenli?
Kazalar neden oluyor?
Aynı bölgelerde neden sürekli benzer olaylar yaşanıyor?
Ne yapılması gerekiyor?
Basının görevi sadece sanatçının kaçta sahneye çıkacağını yazmak değildir.
Gerekirse yolu da soracak.
İhaleyi de soracak.
Belediyeyi de soracak.
Siyasetçiyi de soracak.
Vatandaş adına soru soracak.
“DEVREK HALKI BUNU HAK ETMİYOR”
Saadet Partisi Devrek İlçe Başkanı Mustafa Taşcı’nın belediyeye yönelik açıklaması da haftanın siyasi gündemlerinden biriydi.
Başlık dikkat çekiciydi:
“Devrek halkı bunu hak etmiyor.”
Peki neyi hak etmiyor?
Bunun cevabını sadece muhalefet vermemeli.
Belediye de konuşmalı.
Muhalefet iddiasını ortaya koymalı.
İktidar cevabını vermeli.
Basın da ikisini yan yana koymalı.
Gazetecilik budur.
Birini dövmek değildir.
Birini korumak da değildir.
Soru sormaktır.
Çünkü eleştirinin olmadığı yerde yönetimler rahatlar.
Denetimin olmadığı yerde hatalar büyür.
DEVREKLİ HER ŞEYİ BASINDAN BEKLEMEMELİ
Ama burada vatandaşa da birkaç sözümüz var.
Devrek’te garip bir alışkanlık oluştu.
Sorun olduğunda:
“Basın yazsın.”
Haksızlık olduğunda:
“Gazeteciler ortaya çıkarsın.”
Bir sıkıntı olduğunda:
“Sen yaz, biz arkandayız.”
Sonra basın öne çıkınca…
Herkes yavaş yavaş ortadan kayboluyor.
Tam Nasrettin Hoca’nın fil hikâyesi gibi.
Hep beraber yola çıkılıyor.
Saraya yaklaşınca bir bakıyorsunuz:
Nasrettin Hoca yalnız.
Yerel basının başına da bazen tam olarak bu geliyor.
Vatandaş:
“Yaz!”
diyor.
Gazeteci yazıyor.
Sonra vatandaş:
“Beni karıştırma.”
diyor.
Olmaz.
HAKKINA ÖNCE SEN SAHİP ÇIKACAKSIN
Basın sizin adınıza konuşabilir.
Ama sizin yerinize yaşayamaz.
Basın sizin sesinizi büyütebilir.
Ama sizin yerinize sürekli savaşamaz.
Vatandaş kendi hakkına sahip çıkacak.
Basın da o vatandaşın yanında duracak.
Çünkü sürekli geri çekilmek bir süre sonra alışkanlığa dönüşür.
Korku üzerine yapılan psikolojik çalışmalarda da kaçınmanın kısa vadede rahatlama sağlasa bile uzun vadede korkuyu güçlendirebildiği; kontrollü biçimde yüzleşmenin ise güven ve yeterlilik duygusunu artırabildiği belirtiliyor.
Bu sadece bireyler için değil, şehirler için de düşünülebilir.
Bir şehir sürekli susarsa…
Bir süre sonra susmak normalleşir.
BASIN KORKMAZ
Ben yıllardır birçok gazeteci tanıdım.
Elbette istisnalar vardır.
Her meslekte olduğu gibi basında da mesleğin ağırlığını taşıyamayanlar olabilir.
Ama birkaç kişi üzerinden bütün basına:
“Korkuyorlar.”
demek haksızlıktır.
Türk basın tarihine bakın.
Hasan Tahsin…
Uğur Mumcu…
Abdi İpekçi…
Sabahattin Ali…
Dünya basınında Nellie Bly’dan Anna Politkovskaya’ya, Marie Colvin’e kadar birçok gazeteci gerçeğin peşinde ağır bedeller ödedi.
Gazetecilik tarihi zaten şunu söylüyor:
Gerçek gazeteci korkudan değil, delilsiz konuşmaktan çekinir.
Basının Özcan’dan, Ahmet’ten, Mehmet’ten veya herhangi bir siyasetçinin adamından korkusu olmaz.
Ama basın her bildiğini de aynı gün yazmaz.
Çünkü bazen bilgi vardır, belge yoktur.
Bazen duyum vardır, doğrulama yoktur.
Bazen haber vardır ama masum insanların hayatını gereksiz yere kirletme ihtimali vardır.
Sessizlik her zaman korku değildir.
Bazen gazetecilik sorumluluğudur.
“KİMSE BİLMİYOR” SANMAYIN
Küçük şehirlerde herkes birbirini tanır.
Basının da geniş bir haber ağı vardır.
Esnafından memuruna…
Siyasetçisinden vatandaşına…
Kurumların içinden sokağın köşesine kadar bilgi akar.
Kimin kimle görüştüğü…
Nerede ne konuşulduğu…
Hangi hesabın arkasında hangi hesabın bulunduğu…
Çoğu zaman basının kulağına gelir.
Dolayısıyla:
“Kimse görmüyor.”
diye düşünmeyin.
Görülüyor.
“Kimse bilmiyor.”
diye düşünmeyin.
Biliniyor.
Ama gazetecilik dedikodu yazmak değildir.
Doğru zamanı beklemektir.
Belgeyi bulmaktır.
Gerçeği ayırmaktır.