Çocuklara yaklaştım. Bir dileğim var, dedim.

Uçurtmanızı biraz da benim için göğe bırakır mısınız? İçimde uzun zamandır penceresini açamayan bir çocuk var.

Yüzüme baktılar. Önce anlam veremediler.Sonra çocuklara yakışan o tertemiz gülümsemeyle ipi uzattılar.

İpi avuçlarıma aldığım an,zaman durmadı; ben yıllar öncesine yürüdüm.

Meğer insanın hafızası beyninde değil,avuçlarının içindeymiş.

Bir ipin dokunuşu, unutulduğu sanılan bir ömrü yeniden uyandırabiliyormuş.

Gökyüzü o gün sadece bulutlardan ibaret değildi. Mavilik,sessizliğin yazdığı en uzun mektuptu.Rüzgâr ise yıllardır adını unuttuğum çocukluğumu kulağıma fısıldıyordu.

Hayat bize hep ileri gitmeyi öğretti. Daha çok kazanmayı, daha hızlı koşmayı,daha güçlü görünmeyi...

Kimse geriye dönüp ruhunu da yanına almayı öğretmedi.

O yüzden bugün birçok insanın cüzdanı dolu,kalbi eksik.

Kalabalıklar büyüyor,yalnızlık daha da büyüyor.

İnsan bazen yılların yorgunluğunu bir omuzda değil,tek bir hatırada taşır.

Felsefe,insanın hakikati aradığı uzun bir yolculuktur.Belki de en büyük hakikat,içimizde hiç büyümeyen o sessiz misafirdir. Onu ne kadar inkâr edersek edelim, bir rüzgâr eser,bir koku gelir, bir çocuk güler... Bütün duvarlarımız yıkılır.

Psikoloji,yaraların yalnızca acıyla değil,ihmal edilerek de büyüdüğünü söyler.En derin boşluklar, sevilmeyen çocuklardan değil,izi unutulan çocuklardan doğar.

Edebiyat ise bütün bunları tek cümleye sığdırır:

İnsan, en çok kendini özler.

Uçurtma yükseldikçe ben hafifledim.

Göğe çıkan renkli kâğıt değildi.

Yıllardır içimde taşıdığım ağırlıktı.

Anladım ki umut, bazen gökyüzüne bırakılmış küçücük bir kâğıt parçasıdır.

İnsan onu seyrettikçe yeniden nefes almayı öğrenir.

Ayrılırken çocuklar el salladı.

Ben de içimde yıllardır susan çocuğa...

Biraz daha dayan, yüreğim dedim.

Bir gün bu dünyanın bütün rüzgârları senin için esecek.

O gün eve dönerken fark ettim.

Bazı insanlar gökyüzüne bakar.

Bazıları ise gökyüzünde kaybettiği kendini arar.

Ben, ikincisiydim.

Murat İLERİ