Isparta’nın gülü, Yozgat’ın gülüne yenilmiş!

Peki,Isparta’nın gülünde ne eksikti?

Mesleği mi, desteği mi,yoksa bülbülün sesi mi kesilmişti?

Sendikal siyasetin serasında türlü türlü çiçekler açıyor.Kimi sandıkta boy veriyor,kimi kuliste yetiştiriliyor.
Kimi de başkasının bahçesinde açan gülü koparıp kendi vazosuna koymanın hesabını yapıyor.

Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası’nda konuşulanlara bakılırsa,İzmir’de de bahçıvanlık mesaisi başlamış!

Toy Hakan’ın, Sarıçoban’ın koltuğuna göz diktiği,Dokuz Eylül Üniversitesi baş temsilcisiyle şubeden habersiz görüşmeler yaptığı ve şube yönetimini değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunduğu öne sürülüyor.

Doğruysa,ortada ilginç bir sendikacılık modeli var demektir:
Şube seçimlerini işçiler yapıyor, fakat bazıları sonucu beğenmeyince bahçenin düzenini yeniden kurmaya kalkışıyor!

Peki,şube yönetimleri işçilerin oyuyla mı belirlenecek, yoksa genel merkez koridorlarında yapılan hesaplarla mı?

Eski baş temsilcinin,Toy Hakan’ın desteğine rağmen son seçimde ancak dördüncü sırada kalması da ayrı bir hiciv konusu.

Recep Kaplan'da etkisiz kaldı.
Ona da ayrıca bir sayfa açacağım.
Neyse!...

Demek ki destek başka,sandığın söylediği başka! Her dikilen fidan tutmuyor,kimi daha filizlenmeden sandıkta kuruyor.

Diyarbakır’da da Toy Hakan’ın desteklediği öne sürülen adayın seçimi kazanamadığı konuşuluyor. Görünen o ki bazı hesaplar kâğıt üzerinde kusursuz, sandık başında ise pek bir mahsul vermiyor.

İnsan sormadan edemiyor:
Toy Hakan’ın dokunduğu her dal neden aynı meyveyi vermiyor? Yoksa mesele bahçede değil, bahçıvanın hesabında mı?

İşçinin karşısına korumayla çıkmak!

Gelelim bir başka meseleye…

Kurum ziyaretlerinde işçilerin yanına silahlı korumayla gidildiği öne sürülüyor.

Sendikacılıkta yeni bir uygulama mı başladı?İşçinin derdini dinlemek için artık temsil gücü yetmiyor da silahlı korumaya mı ihtiyaç duyuluyor?

Eğer ortada somut bir güvenlik gerekçesi varsa açıklansın.
Yoksa insan sormadan edemiyor: İşçinin karşısına çıkarken bu kadar tedbire ne gerek var?

Sendikacı,işçinin temsilcisidir. İşçinin yanına giderken hangi mesajı verdiği, taşıdığı unvandan daha önemlidir.

Bir çay meselesi, yılların emeğinden daha mı kıymetli?

Yılların emekçisi, şoför abimiz Serdar Baş’ın çay meselesi yüzünden işten çıkarıldığı ileri sürülüyor.

İddia doğruysa, ortada açıklanması gereken ciddi bir durum var.
Yıllarca direksiyon sallamış,emeğiyle geçinmiş bir insanın çalışma hayatının hangi gerekçeyle sona erdirildiğini bilmek herkesin hakkı.

Bir çayın hesabı bu kadar büyürken, yılların emeğinin hesabı kim tarafından verilecek?

İşten çıkarma kararının gerekçesi nedir?Hukuki dayanağı var mıdır?Sendika bu konuda ne yapmıştır?

Çay soğur,bardak kalkar,fakat işçinin ekmeği söz konusu olduğunda mesele bir bardakla açıklanıp geçiştirilemez.

Zam mı,sendikal sadakat mi?

Şimdi gelelim en hassas konuya…

Şube başkanlarını ve yöneticileri kontrol altında tutabilmek amacıyla beklenmedik zamlar yapıldığı öne sürülüyor.

İddia doğruysa, sendikal yönetimde yeni bir hesap makinesi devreye girmiş demektir:
Bir tarafta işçinin aidatı,diğer tarafta yöneticinin beklentisi!

Sorulması gereken açık:
Bu zamlar hangi ölçütlere göre yapılıyor? Şeffaf,objektif ve herkese eşit bir sistem mi var? Yoksa yöneticilerin konumunu korumaya yarayan bir düzen mi kuruluyor?

İşçinin aidatıyla yürüyen bir kurumda ücret politikası kapalı kapılar ardında tartışma konusu oluyorsa,açıklama yapmak yönetimin sorumluluğudur.

Sendika, yöneticilerin rahat ettiği;işçinin ise yalnızca aidat ödediği bir yapıya dönüşmemelidir.

Sayın Toy Hakan, bahçenin hesabını verin!...

İzmir’deki görüşme iddiaları, Diyarbakır’daki seçim sonucu, silahlı koruma meselesi, sayın Serdar Baş’ın işten çıkarılması ve yöneticilere yapılan zamlar…

Her biri ayrı bir soru,her biri ayrı bir açıklama gerektiriyor.

İddialar doğru değilse belgeleriyle cevap verin. Doğruysa sorumluluğunu üstlenin. Sendikacılık, soruların üzerini örtmek değil,o soruların karşısına çıkabilmektir.

Şimdi dönelim baştaki meseleye:

Isparta’nın gülünde ne eksikti?Yoksa bülbül mü ötmüyordu?

Belki de mesele gülün renginde değil,kimin bahçesinde yetiştiğindedir. Belki de bazıları çiçeğin güzelliğinden çok, bahçenin anahtarını kimin tuttuğuyla ilgileniyordur.

Ama unutulan bir şey var:
Sendika kimsenin şahsi bahçesi değildir.
O bahçenin toprağını işçinin alın teri suluyor.

Sayın Toy Hakan, son bir soru:
Bu mücadele işçinin hakkı için mi,yoksa sendikanın koltuklarını kimin kontrol edeceği için mi veriliyor?

Cevap sizin. Sorular işçinin. Hesap ise kamuoyunun önünde verilmelidir.

Murat İLERİ