İnsan, yükseldikçe kendisini değil, başkalarını küçültmeye başlıyorsa orada bir başarıdan değil, bir çöküşten söz etmek gerekir.
İnsan,bir göreve ilk başladığında içinde güzel hayaller taşır. Haksızlıkları gidermek,hayatı kolaylaştırmak, sesi duyulmayanların sesine ses olmak ister.Henüz makamın ağırlığına alışmamıştır; kapısını çalanı bekletmez, eleştiriden incinmez,kendisini başkalarından üstün görmez.
Çünkü o günlerde görevinin bir ayrıcalık değil, sorumluluk olduğunu bilir.
Sonra zaman geçer.
Makam odaları genişler,kapılar ağırlaşır, çevresindeki insanlar değişir.
Bir zamanlar halkın arasına karışmaktan mutluluk duyan kişi,kalabalıkların içinde görünmekten rahatsızlık duymaya başlar.
Önceden kendisi insanlara ulaşırken artık insanların kendisine ulaşmasını bekler. Bir randevu,bir sekreter,birkaç resmî prosedür derken araya mesafeler girer.
İşte insanın değişimi çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük ayrıcalıklarla başlar.
Önce kendisine gösterilen hürmeti doğal kabul eder. Sonra ayağa kalkılmasını, ceketlerin iliklenmesini, seslerin alçalmasını bekler. Protokol,bir düzen olmaktan çıkar; kişisel itibarının ölçüsüne dönüşür. Makamın sağladığı imkânlarla kendi değerini birbirine karıştırdığında ise en tehlikeli yanılgıya düşer: Kendisine gösterilen saygıyı, kendisinin kazandığı saygı zanneder.
Oysa insanın büyüklüğü, başkalarının önünde ne kadar eğildiğiyle değil, kendisinin kimsenin önünde eğilmesini gerektirmeyecek bir adalet anlayışına sahip olmasıyla ölçülür.
Koltuk, insanın karakterini değiştirmekten çok,karakterinde saklı olanı görünür kılar.
Bürokrasinin asıl sınavı da burada başlar.Mevzuatı bilmek,hiyerarşiyi gözetmek,devletin işleyişini korumak elbette önemlidir. Fakat usul,amacın önüne geçtiğinde, protokol,hizmetin yerini aldığında; makamın itibarı, vatandaşın onurundan daha değerli sayıldığında sistem kendi ruhundan uzaklaşır.
Çünkü devlet dediğimiz yapı, tören salonlarından ve resmî yazışmalardan ibaret değildir. Devlet,hakkını arayan yurttaşın karşısına çıkan görevlinin yüzünde, derdini anlatmaya çalışan yaşlıya gösterilen sabırda, kimsesizin hakkını koruyan kararda hayat bulur.
Yetim hakkı da tam burada anlam kazanır.Bir insanın kamu görevinde taşıdığı en ağır sorumluluk, kendisine emanet edilen imkânların başkalarının hakkı olduğunu unutmamasıdır. Kamu kaynağı kişisel itibarın, devletin gücü şahsi nüfuzun,makamın sağladığı olanaklar özel hayatın gösteriş aracı değildir.
Bir çocuğun sofrasındaki eksiklik,bir ailenin geçim mücadelesi, bir vatandaşın adalet kapısında yaşadığı çaresizlik; en gösterişli makam odasından çok daha gerçek meselelerdir.
Ne var ki insan, konforuna alıştıkça başkalarının yoksunluğuna karşı duyarsızlaşabilir. Bir zamanlar kendisini harekete geçiren meseleler, giderek günlük işlerin arasında sıradanlaşır. Vicdanın sesi kısılırken makamın sesi yükselir.
Asıl kayıp budur: İnsan,başkalarının hayatındaki zorlukları görmeye devam eder ama artık o zorlukları kendi meselesi saymaz.
Zamanla çevre de değişir.Sohbet arkadaşları,gidilen mekânlar,oturulan sofralar başka bir hâl alır.
Dün aynı masada çay içtiği insanlarla bugün arasında görünmez sınırlar oluşur.
Bu değişimin nedeni yalnızca imkânların artması değildir bazen insanın kendisini ait hissettiği dünyayı değiştirmesidir.
Bir zamanlar kendisini halkın bir parçası olarak gören kişi,halkı yönetilecek bir kalabalık gibi algılamaya başladığında, makam ile insan arasındaki mesafe açılır.
Oysa sahadan kopan yönetici, gerçeğin yalnızca kendisine ulaşmasına izin verilen kısmını görür.Çevresinde kötü haberleri yumuşatan, eleştirileri süzen, her kararını onaylayan insanlar çoğaldıkça kendisini başarılı sanabilir.
Sessizliği memnuniyet, itirazsızlığı güven, alkışı haklılığının kanıtı sayabilir.
Böylece makam odası,dışarıdaki hayatı anlamaya yarayan bir pencere olmaktan çıkar,insanın kendi düşüncelerini seyredip durduğu bir aynaya dönüşür.
Psikolojinin dikkat çektiği önemli tehlikelerden biri, gücün insanın kendisini ve başkalarını değerlendirme biçimini değiştirebilmesidir. Eleştiriye kapalı bir çevrede yaşayan kişi,zamanla kendi yargılarını sorgulamamaya başlayabilir. Herkesin kendisine hak verdiği bir dünyada yanılabileceğini unutmak kolaydır. Fakat hakikatin en çok ihtiyaç duyduğu şey,alkış değil,itirazdır.
Kibir de çoğu zaman tam bu noktada kök salar. İnsan kendisini vazgeçilmez gördükçe başkalarını daha az dinler, başkalarını daha az dinledikçe kendi yanılmazlığına daha fazla inanır. Sonunda etrafı kalabalık,iç dünyası ise giderek yalnız bir insana dönüşür.
Çünkü samimiyet, eşitliğin ve güvenin bulunduğu yerde gelişir.Korkunun hüküm sürdüğü ilişkilerde insanlar gerçeği değil, karşılarındakinin duymak istediğini söyler.Makam sahibi,herkesin kendisine yakın olduğunu sanırken belki de çevresindeki hiç kimse onu gerçekten tanımıyordur.
Bu yüzden bir insanın karakterini anlamak için kendisinden üsttekilere nasıl davrandığına değil, kendisine hiçbir fayda sağlayamayacak insanlara nasıl davrandığına bakmak gerekir.
Siyaset ve bürokrasi,insanın kendisini toplumdan üstün hissetmesi için değil,toplumun sorunlarını çözmesi için vardır. Kamu görevi bir iktidar gösterisi değil,hesap verme sorumluluğudur.
Makamın gerçek itibarı,kaç kişinin odaya girerken ayağa kalktığıyla değil,o odadan çıkan insanların kendilerini ne kadar değerli hissettiğiyle ilgilidir.
Elbette her görev insanı değiştirir; sorumluluklar, şartlar ve öncelikler zamanla farklılaşır.Mesele değişmek değil, değişirken hangi değerlerden vazgeçtiğindir. İnsan daha tecrübeli,daha güçlü,daha etkili olabilir.
Fakat bütün bunlar onu daha anlayışlı kılmıyorsa kazandıkları kadar kaybettikleri de vardır.
Çünkü makamlar geçicidir.
Bir gün o kapı başka birinin adına açılacak,o koltuk başka birini taşıyacak,bugün resmî törenlerde öne çıkarılan isimler zamanla unutulacaktır.
Geriye ise unvanlardan bağımsız bir hafıza kalır:Bir haksızlığı önleyen karar,bir çaresize uzatılan el,bir insanın onurunu incitmeden çözülen mesele… Ya da tam tersi, küçümsenen insanlar, görmezden gelinen dertler ve makamın arkasına saklanarak yapılan haksızlıklar.
İnsan, kendisini en çok alkışlandığı günlerde değil, alkışlar kesildiğinde tanır. O gün ne protokol kalır ne ayrıcalık ne de etrafında kendisine göre şekillenen kalabalıklar.Kendi vicdanıyla baş başa kalır.
Belki de bütün mesele,göreve başladığımız günkü heyecanı yıllar sonra da koruyabilmektir. Kapımızı çalanı bir yük değil, sorumluluğumuzun hatırlatıcısı olarak görebilmek, makamımızı kişiliğimizin önüne geçirmemek; halkın arasına karışmaktan değil, halkın derdine yabancılaşmaktan korkmak…
Çünkü devletin gücü,vatandaşın karşısında ne kadar heybetli durduğuyla değil, vatandaşın yanında ne kadar adil durabildiğiyle ölçülür.
Günün sonunda insanın büyüklüğünü belirleyen şey, hangi koltukta oturduğu değil,o koltukta otururken kimlerin hayatına dokunduğudur.
Makamın kapısı bir gün kapanır. İnsanlığın hesabı ise kapanmaz.
Murat İLERİ