Akşam,Gazipaşa Caddesi’ne usulca inerken ellerimi ceketimin cebine sokup yürümeye başladım.
Zonguldak’ın kömür kokan sokaklarında eski bir hatıra gibi dolaşıyordum. Şehrin yüzünde yorgun bir hüzün, içimdeyse adını kimseye söylemediğim bir kadın vardı.
Camlı Köşk’e girdim.
Her zamanki masaya oturdum.
İki kahve söylemek geldi içimden,sonra vazgeçtim. Karşımda o otursaydı,belki saatlerce konuşmayacaktım. Bazen insan, sevdiğinin gözlerine bakarak bütün bir ömrü anlatabilir.
Kapı her açıldığında başımı kaldırdım.
Gelen o değildi.
Meçhul sevgilimin yüzünü hayalimde defalarca çizmiştim ama gözlerinin rengini bile bilmiyordum. İnsan hiç kavuşmadığı birini bu kadar özler miydi?
Ben özlüyordum işte. Belki bir ihtimali, belki hiç yaşanmamış bir aşkı,belki de bir gün beni herkesten daha iyi anlayacak o yabancı kalbi…
Kahvemden bir yudum aldım. Mehmet Âkif’in mısralarındaki vakur duruşu düşündüm. Ardından Necip Fazıl’ın insanı kendi içine çağıran dizeleri geldi aklıma.Bir şiirin kenarına sığınmak istedim.Çünkü bazı geceler insanı teselli eden,bir dostun sesi değil, bir şairin yıllar öncesinden uzattığı kelimelerdir.
Necip Fazıl’ın Kaldırımlar şiirindeki yalnızlık duygusu düştü aklıma.Sanki o dizeler,benimle birlikte bu şehrin karanlık sokaklarında yürüyordu:
“Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”
Dışarıda Gazipaşa Caddesi akıp gidiyordu.
İnsanlar evlerine, sevdiklerine, bekleyenlerine yetişmeye çalışıyordu.
Bense bir yabancının hayaliyle oturmuş, kendi içimde bir yolculuğa çıkmıştım.
Sonra düşündüm: Belki de aşk,birini bulmak değil, henüz bulamadığın birine bile kalbinde yer açabilmekti.
Kahvem soğudu. Akşam koyulaştı. Hesabı ödeyip dışarı çıktım. Kömür kokan sokaklarda yürürken rüzgâr yüzüme dokundu. Bir an,yanımda yürüyormuş gibi hissettim onu. Başımı çevirdim; kimse yoktu.
Gülümsedim. İnsan bazen yokluğa bile sarılabiliyordu.
Ey meçhul Sevgili!
Bir gün yollarımız kesişir mi, bilmiyorum.
Belki aynı masada iki kahve içer,belki de birbirimizin hayatından habersiz geçip gideriz.
Fakat bil ki bu şehirde,akşamları Camlı Köşk’te bir fincan kahvenin başında seni hiç tanımadan özleyen bir adam var.
Adını bilmiyorum. Sesini duymadım. Elini hiç tutmadım. Ama insanın kalbi bazen gözlerinden önce tanıyor birini.
Belki bir gün gelirsin diye aynı sokaklardan geçiyorum.
Belki bir gün oturursun karşıma,kahvemiz soğurken anlatırız birbirimize hiç yaşanmamış yılları.O gün geldiğinde sana söyleyeceğim ilk şey,seni ne zamandır beklediğim değil, yokluğunun içimde ne kadar büyüdüğü olacak.
Çünkü özlem, bazen insanın hiç tanımadığı birine bile duyabildiği en eski duygudur.
Ben o akşam yine Gazipaşa Caddesi’ne karıştım. Zonguldak’ın karanlığına,kömür kokusuna,şehrin eski sokaklarına…
İçimdeyse hâlâ aynı soru:
İnsan,hiç yaşamadığı bir aşkın özlemini de ömür boyu taşıyabilir mi?
Belki de bazı hikâyeler kavuşmak için değil,insanın içinde bir ömür yaşamak için yazılır.
Murat İLERİ