Bazı insanlar hayatımızdan gider ama içimizden çıkmaz.
Bir kapı kapanır,bir şehir geride kalır, yıllar birbirinin üzerine sessizce yığılır.Yine de bazı yüzler zamanın hükmüne boyun eğmez.Hafızanın bir köşesinde değil, insanın ruhunda yaşamayı sürdürür.
Gece olur.
Dünyanın gürültüsü çekilir.
İnsan kendi sessizliğiyle baş başa kaldığında, zihninin karanlığında ansızın bir yüz belirir. Bazen bir anne, bazen bir baba, bazen çocukluğun uzak bir sokağında kalmış bir dost… Bazen de adı hâlâ kalbinin bir yerinde saklı duran o insan.
Belki de insanın hakikati tam burada gizlidir.
Çünkü akıl yüzlerce şeyi hatırlayabilir; fakat kalp, kendisi için anlam taşıyanı seçer.
Psikoloji bize hafızanın yalnızca yaşadıklarımızı değil, onlara eşlik eden duyguları da sakladığını söyler. Bu yüzden bazı kokular yıllar öncesine götürür bizi, bazı şarkılar hiç yaşlanmaz, bazı isimler söylendiğinde insanın göğsünde eski bir kapı açılır.
Felsefenin sorusuysa daha acıdır:
İnsan gerçekten unutur mu?
Yoksa yalnızca yokluğa alışmayı mı öğrenir?
Belki de unutmak diye bir şey yoktur.
Sadece zamanla acının biçimi değişir.
Bir zamanlar kanayan yara, yıllar sonra sessiz bir sızıya dönüşür. Ama o sızı, geçmişte sevdiğimiz birinin hâlâ içimizde bıraktığı izdir.
Bu yüzden bazı insanlar gittikten sonra daha da büyür gözümüzde.
Çünkü artık onlara ulaşamazsın.
Seslerini istediğin zaman duyamaz, ellerini tutamaz,bir masada karşılıklı oturup hiçbir şey konuşmadan saatler geçiremezsin.
Geriye hatıralar kalır.
Bir fotoğraf.
Eski bir cümle.
Bir şarkı.
İnsanın içinde tamamlanmayı bekleyen bir hikâye…
Belki de özlem dediğimiz şey budur:
Yaşanmış bir zamana değil, yeniden yaşanması mümkün olmayan bir ana duyulan hasret.
Fakat insan yalnızca geçmişi özlemez.
Bazen gelecekte gerçekleşmesini umduğu bir kavuşmayı da özler.
Henüz yaşanmamış bir sarılmanın hasretini çekebilir insan.
Bir gün yeniden karşılaşacağına inanarak yaşayabilir. Kalabalık bir caddede tanıdık bir siluet arayabilir. Telefon çalmadığında bile bir haber bekleyebilir.
Çünkü umut, özlemin diğer yüzüdür.
İşte bazı geceler insanın bütün hayatı tek bir dileğe sığar:
Keşke bir gün yeniden karşılaşsak.
Ne hesap sormak için…
Ne geçmişi değiştirmek için…
Sadece birbirimize bakıp,bunca zamanın bizi ne hâle getirdiğini anlamak için.
Belki bir sarılma yeter.
Belki yıllardır söylenemeyen birkaç kelime.
Belki de hiçbir şey söylemeden yan yana durmak…
Çünkü bazı sevgiler konuşarak değil,susarak anlaşılır.
Eğer özlediğin insan hâlâ hayattaysa,sevgini erteleme.
Hayatın en büyük yanılgılarından biri, sevdiğimiz insanlara söylemek istediklerimizi hep yarına bırakmamızdır.
Oysa yarın,insana verilmiş bir söz değildir.
Bir telefon açmak, bir kapıyı çalmak, “Nasılsın?” demek bazen insanın bütün ömrüne sığacak kadar büyük bir iyiliktir.
Eğer özlediğin insan artık bu dünyada değilse, onun için gökyüzüne bak.
Çünkü ölüm, sevginin karşıtı değildir.
Bazen yalnızca sevgiyi başka bir biçime dönüştürür.
Artık dokunamazsın ama hatırlarsın.
Sesini duyamazsın ama cümlelerini içinde yaşatırsın.
Yanında yürüyemezsin ama bazı yolları hâlâ onunla yürürsün.
Anlarsın ki insan, sevdiği kişiyi yalnızca yanında değil, yokluğunda da taşır.
Belki hayat bütün kavuşmaları bize vermeyecek.
Bazı insanlar uzak kalacak.
Bazı yollar yarım bitecek.
Bazı hikâyelerin son cümlesi hiçbir zaman yazılmayacak.
Ama insanın kalbinde bir ihtimal yaşamaya devam edecek:
Bir gün…
Bir gün yeniden görmek.
Bir gün yeniden sarılmak.
Bir gün geçmişin bütün sessizliğini tek bir bakışla anlatmak.
Belki de özlemin en güzel tarafı budur.
Bize hâlâ sevilecek, hâlâ beklenilecek,hâlâ kavuşulacak bir şey olduğunu hatırlatır.
Gece olur,bütün dünya sustuğunda,insan kendi içine döner.
Orada bir yüz bulur.
Bir isim.
Bir hikâye.
Bir özlem.
Belki de ruhun pusulası tam olarak budur:
Dünya karardığında içimizde hâlâ ışık olarak kalabilen insan.
Çünkü bazı insanlar gözlerimizi kapattığımızda kaybolmaz.
Tam tersine…
Dünya sustuğunda, onların gerçek anlamını daha iyi duyarız.
Murat İLERİ