İnsan ölümün yaklaştığını hissettiğinde, hayatın ne tuhaf bir şey olduğunu anlıyor.

Yıllarca peşinden koştuğumuz şeylerin çoğu bir anda anlamını kaybediyor.

Para,makam, kalabalıklar, ertelenmiş planlar…

Hepsi hastane odasının kapısında kalıyor.

İçeride insanın kendisi,geçmişi ve unutamadıkları kalıyor.

Benim içimde ise sen varsın.

Uzun zamandır hastanedeyim.

Geceleri uyuyamıyorum. Koridordan geçen hemşirelerin ayak seslerini dinliyorum.

Bir kapı açılıyor,bir başka kapı kapanıyor.Birileri iyileşmek için mücadele ediyor,birileri başka odalara taşınıyor. Bazı odalardan ise sabah sessizliği çıkıyor.

İnsan böyle zamanlarda hayatın ne kadar ince bir çizgi üzerinde yürüdüğünü anlıyor.

Kanser hücrelerimi yavaş yavaş ele geçiriyor.

Bedenimle aramda görünmeyen bir savaş var.

Işın tedavisi…

Ardından kemoterapi…

Hastalıklı hücreleri hedef alan ilaçlar, insanın gücünü de tüketiyor. Yorgunluk artık gelip geçen bir hâl değil; bedenimin üzerinde taşıdığı ağır bir gölge.

Eskiden merdiven çıkmak sıradan bir işti.

Şimdi birkaç basamak, insanın kendi nefesiyle yaptığı uzun bir pazarlığa dönüşüyor.

İştahım azalıyor.

Uykum parçalanıyor.

Ayna yabancılaşıyor.

Fakat tuhaf olan şu:

Bedenim eksildikçe hafızam güçleniyor.

Unuttuğumu sandığım insanlar, sokaklar,sesler birer birer geri geliyor.

İnsan sona yaklaştığını düşündüğünde, hayatının eski defterlerini açıyor.

Benim defterimde de bazı isimlerin altı çizili.

Bunlardan biri de Sayın İsmail Hakkı Özölçer hocamız.

Bülent Ecevit Üniversitesi'ne yıllar sonra dönüp baktığımda,bazı insanların değerini zaman geçtikçe daha iyi anladığımı fark ediyorum.

Meğer İsmail Hakkı Özölçer hocamızın da kıymeti yeterince bilinmeyen insanlardan biriymiş.

Üniversiteye yaptığı hizmetleri, kazandırdığı değerleri bugün yeniden düşününce insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Bir insanın kıymetini anlamak için neden onun görevden ayrılmasını, uzaklaşmasını, hatta yılların geçmesini bekliyoruz?

Belki de bazı insanlar yaptıkları işlerle değil, koltuklarından kalktıktan sonra bıraktıkları izlerle anlaşılır.

İsmail Hakkı Özölçer hocamı düşündüğümde bende böyle bir duygu oluşuyor.

Büyük hizmetlerin bazen gürültüyle değil,sessizce yapıldığını anlıyorum.

Sonra üniversitenin koridorlarını düşünüyorum.

İnsanın insanı harcadığı yerler geliyor aklıma.

Kiminin emeğinin değil,kimin elini kimin eteğini tuttuğunun konuşulduğu zamanlar…

Eskiden insanların davaları vardı.

İdeolojileri vardı.

İnandıkları uğruna bedel ödemeyi göze aldıkları fikirleri vardı.

Bugün ise bazen makamın çevresinde dönen başka bir düzen görüyoruz.

El etek öpenlerin, güce yakın duranların,rüzgârın yönüne göre taraf değiştirenlerin dünyası…

Belki de insanı asıl yoran hastalık değil.

İnsanın insana yaptığı haksızlık.

Çünkü bazı yaraların röntgende görünmediğini, bazı acıların kan tahlilinde çıkmadığını insan ancak hayatının sonlarına doğru anlıyor.

Neyse…

Benim derdim bugün bunları tartışmak değil.

Sadece geçmişe bakarken bazı insanların hakkını teslim etmek istiyorum.

Çünkü insanın elinden çok şey alınabilir.

Ama hakkaniyet duygusu alınmamalı.

Bir insanın emeğini görmezden gelmek, onun yıllarını yok saymak kadar ağır bir şey.

Belki hastalık bana bunu daha açık gösterdi.

Hayat kısa.

Koltuklar geçici.

Makamlar unutuluyor.

İsimler bile zamanla siliniyor.

Geriye ne kalıyor?

İnsanın başkalarının hayatına bıraktığı iz.

Başucumda eski fotoğrafın duruyor.

Bazen ona uzun uzun bakıyorum.

Hemşirelerden biri geçen gün sordu:

“Kim bu?”

Gülümsedim.

“Hayatımın en güzel tarafı,” dedim.

Daha fazlasını anlatamadım.

Çünkü bazı insanlar anlatılmaz.

Onları anlatmaya başladığınızda kelimeler yetmez.

İnsan sevdiğini bazen bir cümlede değil,bütün sessizliğiyle anlatır.

Şimdi senden büyük şeyler istemiyorum sevgilim.

Ne uzak şehirler…

Ne kalabalık sofralar…

Ne gösterişli hayatlar…

Sadece Gazipaşa Caddesi'nde seninle bir çay içmek istiyorum.

İki bardak.

Küçük bir masa.

Akşamın Zonguldak'a ağır ağır çöken serinliği…

İnsanların telaşı…

Bizim hiçbir yere yetişmememiz.

Sonra Ali Baba'dan bir keman sesi yükselsin.

Bir şarkı başlasın.

Sen dinle.

Ben sana bakayım.

Belki insanın bütün hayatı böyle bir ana sığıyor.

Çünkü ölümün gölgesi uzadıkça, insan yaşamanın aslında ne kadar basit olduğunu anlıyor.

Bir elin sıcaklığı…

Bir çift göz…

Bir bardak çay…

Sevdiğin insanın yanında sessizce oturabilmek.

Eskiden sana, “Ölümü özlüyorum,” derdim.

Şimdi o sözün ardındaki gerçeği daha iyi anlıyorum.

Ben ölümü değil, acısız bir hayatı özlüyormuşum.

Hastane koridorlarının sessizliğini değil, şehrin sesini…

İlaçların kokusunu değil,çayın buharını…

Yalnızlığı değil, seni…

İnsan sona yaklaştığını düşündüğünde hayatının muhasebesini yapıyor.

Kimleri kırdım?

Kimlere haksızlık ettim?

Kimleri sevdim?

Kim beni gerçekten sevdi?

Sonra bütün soruların sonunda aynı yere geliyorum:

Sana.

Doktorlar hastalığın seyrini anlatıyor.

Rakamlar söylüyorlar.

Tahliller gösteriyorlar.

Ben onları dinliyorum ama başka bir şey düşünüyorum:

Bir insanın ömrünü yalnızca kalbinin kaç kez attığı mı belirler?

Yoksa o kalbin kaç kez gerçekten sevdiği mi?

Bilmiyorum.

Bildiklerim daha basit.

Seni özlüyorum.

Hem de insanın canını acıtacak kadar.

Şimdi gözlerimi kapatıyorum.

Kendimi Gazipaşa'da buluyorum.

Sen karşımda oturuyorsun.

Ali Baba'nın kemanı uzaktan geliyor.

Çayımız masada.

Dünya bütün kötülükleriyle başka bir yerde kalmış.

İşte o an anlıyorum:

Ben hâlâ yaşamak istiyorum.

Çünkü yaşamak bazen büyük bir hayal değil.

Bazen yalnızca sevdiğin insanla aynı masada oturabilmek.

Eğer bu hastane odası gerçekten yolun sonuysa, senden bir ricam var.

Beni hastalığımla hatırlama.

Serumlarla, ilaçlarla,beyaz duvarlarla değil.

Beni bir akşamüstü hatırla.

Gazipaşa Caddesi'nde…

Önümüzde iki bardak çay…

Uzaktan bir keman…

Sen bana bakıyorsun.

Ben sana.

O an zamanı durdur.

Çünkü belki insanın ömrü takvimde yazan yıllardan ibaret değildir.

Belki bir ömür, sevdiği insanın gözlerinde geçen birkaç dakikadır.

Benim ömrümün en güzel dakikaları da sende kaldı.

Şimdi önümde ne kadar zaman olduğunu bilmiyorum.

Ama bir şeyi biliyorum:

İnsan bazen hayatının sonunda bile bazı şeyleri düzeltmek ister.

Birinin hakkını teslim etmek…

Birinin emeğini hatırlamak…

Birine “Seni unutmadım” diyebilmek…

Birine de “Seni hâlâ seviyorum” diyebilmek.

Ben bugün üçünü de yapmak istedim.

Çünkü hayatın sonunda insanın cebinde ne makam kalıyor ne para ne de alkış.

Geriye yalnızca vicdan kalıyor.

Bir de sevdiğin insanın adı.

Benim vicdanımda hakkını teslim etmek istediğim insanlar var.

Kalbimde ise sen.

Eğer bir gün benden önce ölüm gelirse, sevgimi de beraberimde götürmeyeceğim.

Onu burada bırakacağım.

Senin kalbinde.

Belki bir gün bir keman sesi duyduğunda beni hatırlarsın.

Belki Gazipaşa'da bir çay içerken karşıdaki boş sandalyeye bakarsın.

O zaman sakın üzülme.

Çünkü ben o sandalyede olmayacağım.

Ama seni seven adamın hatırası orada oturuyor olacak.

Sessizce…

Sana bakarak.

Son çayımızı bekleyerek.

Murat İLERİ