Atatürk'e Değil, Peygamberimize Özel Koruma Kanunu...

Bir toplumun neyi koruduğuna bakarsanız,neye değer verdiğini de anlarsınız.

Abone Ol

Kanunlar yalnızca suç ve ceza metinleri değildir. Aynı zamanda devletin önceliklerini ve toplumun hassasiyetlerini yansıtan aynalardır. Bu yüzden bazen bir kanunun varlığı kadar,yokluğu da çok şey anlatır.
Türkiye'de 1951 yılında çıkarılan 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun,aradan geçen onlarca yıla rağmen yürürlüktedir.
Bu kanunun çıkarıldığı dönemin şartları ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bugün üzerinde durulması gereken mesele şudur:Bir devlet, tarihî bir şahsiyeti özel bir kanunla korumaya ihtiyaç duyuyorsa,bu durum o şahsiyetin büyüklüğünü mü gösterir,yoksa toplumun tarihle kurduğu ilişkinin hâlâ doğal bir zemine oturmadığını mı?
Gerçekten büyük insanlar,çoğu zaman kanunlarla değil,milletlerin hafızasında yaşarlar.
Fatih Sultan Mehmet'i koruyan özel bir kanun yoktur.Alparslan'ı koruyan özel bir kanun yoktur. Yavuz Sultan Selim'i, Kanuni Sultan Süleyman'ı koruyan özel bir kanun da yoktur.Buna rağmen tarih içindeki yerleri tartışılmazdır.
Çünkü tarihî şahsiyetlerin itibarı mahkeme salonlarında değil, milletlerin vicdanında korunur.
İnsan zihni yasaklanan şeylere karşı farklı tepkiler üretir.Bir fikri tartışılmaz hâle getirdiğinizde, onu güçlendirdiğinizi zannedersiniz.Oysa çoğu zaman merakı, kuşkuyu ve tepkiyi büyütürsünüz. Düşüncenin doğal akışını engelleyen her müdahale, zamanla yeni sorgulamaların kapısını açar.
Tarih de böyledir.
Tarih,korkularla değil hakikatle konuşulmalıdır.
Cumhuriyet dönemi başarılarıyla da hatalarıyla da tartışılabilmelidir. İstiklal Mahkemeleri konuşulabilmelidir. Tek parti dönemi konuşulabilmelidir. Din-devlet ilişkileri konuşulabilmelidir. Şapka Kanunu konuşulabilmelidir. Bunların konuşulması Cumhuriyet düşmanlığı değil, tarih bilincinin gereğidir.
Fakat burada başka bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Bu ülkede milyonlarca insanın gönlünde en yüksek makamda bulunan Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem yönelik hakaretler zaman zaman ifade özgürlüğü tartışmalarının gölgesine sığınmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'e yönelik saldırılar, kutsal değerlere yönelik aşağılamalar ve inançlarla alay edilmesi birçok insanın vicdanında derin yaralar açmaktadır.
Bir toplumun ortak huzuru,yalnızca hukuk metinleriyle değil,karşılıklı saygıyla ayakta kalır.
İnsanlar bazen mallarını kaybeder, bazen makamlarını kaybeder,bazen servetlerini kaybeder.Fakat inandıkları değerlerin aşağılandığını düşündüklerinde hissettikleri incinme çok daha derindir. Çünkü insan yalnızca bedenden ibaret değildir.
Onu ayakta tutan anlam dünyasıdır. İnançlar, kutsallar ve manevi bağlar bu anlam dünyasının temel direkleridir.
Bu nedenle mesele yalnızca bir kanun meselesi değildir.
Mesele,devletin hangi değerlere karşı nasıl bir hassasiyet gösterdiği meselesidir.
Bir tarihî şahsiyet için özel koruma kanunu bulunurken, milyarlarca insanın peygamberi olan Hazreti Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem yönelik ağır hakaretlerin toplumda oluşturduğu infialin yeterince dikkate alınmaması sorgulanmalıdır.
Elbette hiç kimse eleştiriden muaf değildir.Fikirler konuşulabilir,tarih tartışılabilir, görüşler sorgulanabilir. Ancak hakaret ile eleştiri arasındaki çizgi de görmezden gelinemez.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, tarihî şahsiyetleri dokunulmaz ilan etmek değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı; insanların inancına, kutsalına ve manevi değerlerine saygıyı esas alan bir hukuk anlayışıdır.
Benim kanaatim açıktır:
Tarih,özgürce konuşulmalıdır.
Liderler,özgürce eleştirilebilmelidir.
Hakaret ise hiç kimse için meşru kabul edilmemelidir.
Eğer özel bir koruma aranacaksa, bu koruma öncelikle peygamber efendimiz, iki cihan Güneşi Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi vesellem için olmalıdır, sonra da milletin gönlünde en derin yeri tutan kutsal değerlere yönelik olmalıdır.
Çünkü bir milletin asıl gücü,korkudan doğan sessizlikte değil;inancına, vicdanına ve hakikate sahip çıkabilmesindedir.

Murat İLERİ