Gece, demir kapının önüne sessizce oturmuştu. Koğuş uyuyordu. Duvarların uykusu yoktu.

Benim de...

Avucumun içinde küçücük bir kalem, dizimin üzerinde yıpranmış bir defter...
Sanki ikisi de benden daha yaşlıydı.

İlk cümleyi yazamadım.

Çünkü bazı acıları kelimeler kabul etmez.

Sonra tek bir sözcük düştü sayfaya.

Şaşılası...

İnsan...

Kendi yarasını büyütmekte bu kadar usta, başkasının yarasına merhem olmaya bu kadar yabancı olabilir miydi?

Bu sıkı sıkıya tutunuşumuz sefaletimize...

Şaşılası...

Her sabah yeniden öfkeyle uyanışımız...

Şaşılası...

Bir an dişlerini gösteren vahşi bir hayvana dönüşüp, birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi susabilmemiz...

Şaşılası...

En acısı da ne biliyor musunuz?

Ömrümüzü bize kötülük edenler değil,onlara verdiğimiz değerden arta kalan sessizlik tüketiyor.

Bir insanı affetmemek için yıllar harcıyoruz.

Oysa yıllar, affedilmeyi beklemiyor.

Sessizce geçip gidiyor.

Bir annenin saçına ak düşüyor.

Bir çocuğun sesi kalınlaşıyor.

Bir dost, habersizce toprağa karışıyor.

Biz ise hâlâ dünün kavgasını bugünün omuzlarında taşıyoruz.

Meğer insan,en ağır zinciri bileğine değil,kalbine vuruyormuş.

Demir kapılar açılıyor.

Koridorlar geçiliyor.

Tahliyeler geliyor.

Ama bazı mahkûmlar dışarı çıktıkları hâlde içeride kalıyor.

Geçmişin, kaçınılmaz intikamı.

Gerçek parmaklık demirden yapılmıyor.

Gerçek parmaklık...

Unutamayan bir kalpten yapılıyor.

O gece defteri kapatırken son baktım.

Pencereden yalnızca küçücük bir yıldız görünüyordu.

İlk kez anladım...

Gökyüzünün küçücük bir parçası bile, insanın içindeki karanlıktan daha büyük olabiliyormuş.

Defterin son satırına yalnızca şunu yazdım:

İnsan,ömrünü başkalarını yargılayarak geçiriyor,kendini tanımaya ise çoğu zaman bir ömür yetmiyor...

Şaşılası...

Murat İLERİ