Biz, mahallenin ortasında duran tulumbanın koluna asılıp su çıkaran bir nesildik. Susadığımızda market aramazdık. Bir sokak çeşmesi yeterdi bize. Avuçlarımızı bir tas gibi yapar, aynı sudan içer, aynı gökyüzünün altında aynı dostluğu paylaşırdık.
Şimdi ise suyu şişelere, hayatı duvarlara, insanı yalnızlığa hapsettik.
Oysa mesele sadece su değildi...
Tulumbadan akan suyun içinde güven vardı. Komşuluk vardı. Birbirine selam veren insanlar vardı.
Bugün psikolojinin en çok konuştuğu meselelerden biri yalnızlık. Kalabalıkların içinde yapayalnız kalan insanlar...Binlerce kişiye ulaşan telefonlar ama kapısını çalacak birkaç dost bulamayan hayatlar...
Çünkü insan, sadece ekmekle değil; sevgiyle, güvenle ve aidiyet duygusuyla da yaşar.
Felsefe bize insanın mutluluğu uzaklarda aradıkça kendinden uzaklaştığını söyler. Belki de kaybettiğimiz şey modern hayatın içinde değil, geride bıraktığımız o sade günlerin içindeydi.
Edebiyatın diliyle söylersek; Mahalle tulumbaları paslanmadı aslında... Paslanan biraz da yüreklerimiz oldu.
Çeşmeler hâlâ akıyor belki, Ama insanlar birbirine eskisi kadar akmıyor.
Bir zamanlar aynı çeşmenin başında buluşan çocuklar büyüdü. Kimi şehrin gürültüsünde kayboldu, kimi hayatın telaşında yoruldu. Fakat içimizde hâlâ o tulumbanın başında avuçlarını suya uzatan bir çocuk yaşıyor.
Belki de yeniden insan olmanın yolu; Bir bardak sudan değil, Bir selamdan, Bir tebessümden, Bir gönüle dokunmaktan geçiyor.
Çünkü hayatın en güzel tadı, plastik şişelerde değil; İnsan sıcaklığının aktığı o eski çeşmelerin hatırasında saklıdır.
Murat İLERİ